Salı, Ekim 12, 2010
Cok yakinda, takipcilerin secimiyle...
Ardindan artik haftalik olarak yapmayi planladigim bir kose gelecek : "Editorce"... Ilk seferlik iki tane yaziyi ardarda yayinlayacagim. Bu kosede yapmak istedigim unlu bilim dergilerinin editor yazilarinda cikan konulari kisaca ozetlemek ve tartismak. Bu iki haftanin yazilarindan ilki, birkac ay once Nature Neuroscience isimli bilim dergisinin editor yazisini ("Bir model organizma olarak universite ogrencisi (University student as a model organism (doi:10.1038/nn0510-521))" ) hem dunya hem de Turkiye bazinda burada tartismayi dusunuyorum.... Isminden de anlasildigi gibi cok eglenceli bir editor yazisi, o yuzden burada yazacagim yazi da buyuk olasilikla oyle olacak.
Ikinci yazi konusunda ise birkac secenek var...
Bu siteye duzenli olarak gelip bakanlardan ya da arada bir de olsa ugrayip gorusunu belirtmek isteyenlerden ricam gormek istedikleri konuyu asagidan secip numarasini yorum olarak yazmalari....
1) Ac bir dunyayi nasil besleyebiliriz? (How to feed a hungry world? Nature, Temmuz 2010, doi:10.1038/466531a. Usutnde cok fazla yorum yapmaya gerek yok. Acilen cozulmesi gereken sorunlarin belki de basinda gelen bu konuyla ilgili bir yazi oldukca ilginc olabilir.Turkiye'nin populasyon artisindaki kontrolsuzlugu (Erdogan'in bir basbakana yakismayan bir bilincsizlikle en az 3 cocuk onermesi gibi), verimli topraklarda dusuk degerli besinlerle ve yoksullukla mucadele konusunda simdiki ve onceki hukumetlerin eylemsizligi kadar bilimsel acidan da ele alinmasi gereken, bilimadamlarinin onemli sorumluluklarindan biri olan bir konu. Ister istemez biraz da siyasi bir yazi olur sanirim.)
2) Benzinin otesinde (Beyond Petroleum? Science, Agustos 2010, DOI: 10.1126/science.1194561. BP'nin yarattigi cagin en buyuk cevre felaketinden ve BP'nin bu felaketten once ortaya attigi "Beyond Petroleum" sloganindan yola cikan yazida alternatif enerjiye yonelimin gerekliliginden ve neler yapilabileceginden bahsediliyor. Turkiye alternatif enerjiler soz konusu oldugunda Dunya'daki en verimli bolgelerden biri. Bu konunun da ilginc olabileceigni dusunuyorum.)
3) Bilim standardlarini yeniden belirlemek... (Reframing Science standards, Science,DOI: 10.1126/science.1195444. Bu konu ayni zamanda bilim egitimiyle ilgili Amerika'da yapilmasi istenen degisiklikleri de ele aliyor. Benim yazimda da tabii ki Turkiye'deki sistem ve karsilastirmalar olacak.)
4) Cevrilen* ekoloji (Translational Ecology (burada fikri eyleme dokulmesi seklinde bir cevrimin yanisira genetikte protein sentezi sirasinda genlerin okunmasi ve aminoasitlerin siralanmasi anlamina gelen translation'a da gonderme yapildigi icin tam ceviremedim.)Science,Agustos 2010.DOI: 10.1126/science.1195624)
5) Yukselen Almanya (Germany rising. Nature,Eylul 2010. Bilim dunyasinda tekrar yukselise gecerek 2.Dunya savasi oncesindeki konumunu yakalamak uzere olan Almanya ve bunun nasil basarildigi, Turkiye'de bu tip bir girisim icin neler gerektigi, neler yapilabilecegi uzerine bir yazi dusunuyorum.)
Daha fazla vakit gerektirecek ama kesinlikle yazacagim bir diger yazi da, yine yapmayi dusundugum bir diger kose icin olacak. Bu kosede de en guncel ve en onemli bilimsel gelismeler hakkinda yazacagim. Ilk yazi, bilimadami (yada daha cok CEO) Craig Venter ve grubunun yapay bir genomla olusturduklari bakteri, ve ardindan gelen yapay yasam tartismalari ve Venter'in genetikte kullanilan pekcok teknigin patentini alarak kontrol sahibi olmaya yada daha dogrusu 'monopoly" yaratmaya calistigi iddialari uzerine.
Yorumlarinizi bekliyorum
Sevgi ve isikla kalin.
Cuma, Eylül 10, 2010
Ask'i dansetmek...
Bu kadar estetik, bu kadar güçlü, bu kadar yoğun.... Fırtınalı bir aşkın bir dansla daha önce bu kadar güzel anlatılabildiğini zannetmiyorum.
Dans kadar dansçıların makyajı ve mimikleri de mükemmel...
Akrobasi de yanında hediyesi...
İyi seyirler...
Cumartesi, Eylül 04, 2010
Bir kitap bir video....
soğumasını beklemeniz genellikle daha iyidir.Ama bu sefer çok beklemeye gerek yok sanırım... Hatta bahsedeceğm kitabı bitirip derin bir nefes alalı daha beş dakika bile olmamışken...
Ejderha Dövmeli Kız... Yeni bir kitap değil, aylardır önümde duruyordu, nedense içimden gelmedi kapağını açıp okumaya başlamak... İki gün önce gece vakti elime aldım ve bir anda içine çekildim.
Devamını kesinlikle okuyacağım. Ama ilki için şunu söyleyebilirim: Son zamanlarda bu kadar iyi bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. İçiçe girmiş, birbiriyle alakalı ya da alakasız (yanlış saymadıysam) dört öykü, bugüne kadar belki de en fazla ısındığım kadın karakter... Idealler üzerine, politika ve ekonomi üzerine alttan alta gelen eleşitiriler ve çok sıkı, mükemmel dokunmuş bir polisiye kurgu... Bazı bölümlerde heyecandan
kitabın kapağını kısa süreli kapatıp, kendi kendime konuştuğumu itiraf ediyorum! (Tamam, bu biraz benim kaçıklığımdan da olabilir.)Çok şey söylemeyeceğim. Mutlaka okunmalı. Bestseller olmuş, boşuna değil.
Bir de geçen günlerde öğrendiğime göre bir filmi var (Bayağı geç öğrenmişim, farkındayım). Onu da merak ettim. Sanırım yarın da onu izleyeceğim (Birşeyi sevince peşini bırakamayanlardanım, ne yaparsınız.)
Bir dipnot yazmadan geçemeyeceğim. Kitabı okumayanlar burayı atlayabilirler. Son sayfaya kadar kendimi tuttum, ama son sayfada erkeklere çok sağlam küfrettim. Hala da ediyorum. Nedeni çok mantıklı durmasa da... Galiba kitabın içine düşüp karakterlere çok bağlanıyorum...
İkinci olarak da... Bir süredir buradan yaptığıma devam ediyorum, yeni bir klip ekliyorum. Youtube hala sorunlu Türkiye' de biliyorum ama eminim herkes artık bir yolunu bulmuştur...
(aslini kaldirmislar akustigiyle degistirmek durumunda kaldim :( )
Sevgi ve ışıkla...
Cuma, Eylül 03, 2010
Ironi...
Sabah almam gereken gulumseme dozunu bana verdi.
(House sezon 5 bölüm 14 - final)
Çarşamba, Eylül 01, 2010
Pete Yorn -Lose you....
Bir dostum araciligiyla kesfettim Pete Yorn'un bu muhtesem sarkisini... Bir House bölümünün finalindeki sarkiydi...
KAybediyoruz... Eksiliyoruz... Yeniden yesermek, yeniden cogalmak icin belki... Belki de oyle bir sey hic yok... Kimbilir...
(House,M.D. 5.sezon 20.bölüm)
Cuma, Ağustos 20, 2010
Söylenmemek Lazım (Kalp Taşı)
"Yok olur mu ki Aşk'lar?" dedik...
Sonra düşündük, "Mesela..." dedik, "Böyle olsaydı..." dedik, "Hayatta neler değişirdi?" dedik, "Değişir miydi ?" dedik.
Sonra baktık yine delice bir ayinde, kendin geçmişcesine Aşk'a tapınmaya başlıyor içimizdeki deliler... "Çok ileri gittik." dedik, sustuk.
Oysa konuştuklarımız "acaba" bile olamayacak şeylerdi. Birer "keşke" hiç değildiler. Sadece "Şimdi şu anda burada olsa..." dedik, şansa bakın ki bu beş kelime içimizdeki delileri uyandıran parolaymış.
Oysa biz sanıyorduk ki, Aşk artık bize uzak, Aşk başka diyarlarda gönlünü gezdiriyor. Hatta belki de Aşk bize küstü sanıyorduk.
Ne kadar yanılmışız gördük. Aşk nasıl kendini tohuma çekmiş, beş kelimelik bir sorunun dillenmesini beklemiş birden o dikenli gül fidanına dönüşmek için, gördük.
Farkettik ki, o gitti sandığımız Aşk, sadece hacmini küçültmüş. Hacmi küçülmüş ama yoğunluğu da artmış. Yani artık kalpte daha az yer kaplıyor sanarken biz, o küçüldükçe ağırlaşmış ağırlaşmış. Sonunda gelip kalbimizin miniminnacık bir yerine saplanıp da bir daha yerinden oynatılamayacak bir taş haline gelene kadar ağırlaşmış.
Biz sanmışız ki, artık boşalan kalbimizde yeni Aşk'lara yer var. Oysa o kadar ağırmış ki kalbimiz boş yer de olsa yoğunluğu düşmek zorunda kalmış yeni Aşk'ların... Tüm kalbimizi verdik sanırken bile içleri boşalmış.
Hep o içimizdeki Kalp Taşı'ndan... Hep o bizi terketmeyen Aşk'ın tohumundan.... Diğerleri surette kalmış.
Bugün de bunu farkettik.
"Ama" dedik, "hiç yakınmayalım. Ağır da olsa, canımızı acıtmak için pusuda yeşermeyi de beklese, en azından bizim bir tohumumuz var." Öyle ya, buna da şükür...
Suretine gelince,o da hiç olmamasından iyidir.
Söylenmemek lazım.
Pazartesi, Nisan 19, 2010
Göttingen'e de bahar geldi
Paris'i anlatmayı sürekli geciktirdiğimin farkındayım ama güzel bir yazı hazırlamak istiyorum ve şu son zamanda vakit ayıramıyorum.
Onun yerine, şu sıralar Göttingen için çok önemli bir olayın, Güneş'in tadını çıkarmaya çalışıyorum. İzlanda'daki yanardağ aktivitesinin buralara sürüklediği kül bulutuna rağmen dün ve bugün her yer günlük güneşlikti. Ağaçlar birden çiçek açtı, kampüs muhteşem görünüyor.
Tabii enterasan böcekler de ortaya çıkmaya başladı. Benim buraya geldiğimden beri korkulu rüyam haline gelen devasa arılar da dahil bunlara...
Ama onlarla baş etmenin, daha doğrusu korkumu alt etmenin bir yolunu buldum : Onları ünlü yapıyorum!! Nasıl mı? Böyle ...
Yeni fotomodellerim, hoş geldiniz!
Pazartesi, Nisan 12, 2010
Spontan Insanlar Kulubu Iftiharla Sunar
Buradaki ilk senemde bu ucretsiz tren olayindan faydalanmak icin, ve biraz da buranin konforlu trenlerinde ne hikmetse baya iyi calisabildigim icin kendi kendime de kafama estikce cantami toparlayip bi yerlere gunu birlik gidip donuyordum.
Bu haftasonu yasadigim ise tum diger spontan gezilerimi golgede birakti. Cunku bir gun icerisinde gitmeye karar verip, valiz hazirlayip, kac gun , nerede kalacagimdan, nasil bir programla nereleri gorecegimden habersiz bir sekilde Almanya disina cikmam ilk kez gerceklesti. Tabii bunun icin oncelikle tum hazirliklari, planlari, rezervasyonlari kendisi icin hali hazirda yapmis olan ama gidemeyecegi icin bana ve (Lubeck ve Bremen gezilerinde de benimle olan bir baska spontan kisilik) Sibel'e devreden Cansuya tesekkuru bir borc bilirim =).
Sibel'le Paris turumuzu, iki gunde kesfettiklerimizi, fotograflarla buradan paylasacagim ama zamana ihtiyacim var. Persembe gunu saat (oglen) 2de birlikte gitmeye karar verip, 21:00da otobusun bizi alacagi yerde hazir bekliyorduk Sibel'le. Cok ama cok yorulduk. Ama Paris'i gormus olduk, boyle bir firsat kacmamaliydi gercekten.
Paris izlenimlerimi buraya aktarmadan once bir iki gun rica ediyorum, affiniza siginiyorum.
Sevgi ve Isikla Kalin
Çarşamba, Nisan 07, 2010
Kuzey Almanya'nın En Güzel Liman Kenti
Gecenin 4'ünde, evin içinin beyaz ve mavi ışıklarla gündüz gibi aydınlanmasının akabinde dışarıdan telsiz sesleri apartman içinden de kalabalık sesleri gelmeye başlayınca, her Türk gibi meraklılığımı konuşturdum, kapıyı açtım ve içeriyi güzel bir gaz kokusu doldurdu.
Neyse ki ciddi birşey yoktu yada vardıysa da itfaiye ve ambulans halletti. Ama ben o panik halinde aniden çıkmam gerekirse diye bir çanta bile hazırladım. Neyse ki gerek kalmadı. E durum böyle olunca, dedim en azından şu itfaiyecilerin bir fotosunu çekeyim balkonumdan... Flaşsız çekmeliyim ki farketmesinler di mi? Evet. Ama ben yanlışlıkla son anda flaşı adamlara altıncı kattan patlattım akabinde de ışık hızıyla içeri kaçtım ve ışıklarımı kapattım. Sanki anlaşılmadı... Bi de fotograf birşeye benzeseydi bari.
Şu an itibariyle ortalık sakinleşti. Ben de uyuyamayacağıma göre Lübeck gezisinden bahsedeyim dedim.
Bu cumadan pazartesiye kadar Paskalya tatiliydi. Birkaç arkadaşımın peşine takılıp Lübeck'e gittim. Fotoğraf çekmek için ortam ve şans arıyordum, bahane oldu. Lübeck çok güzel, hani büyülü denebilir neredeyse. Eskinin tüccar kenti döneminin tüm zenginliğini binalarında heykellerinde gösteriyor. Bu konularda çok konuşmayıp resimlere bırakacağım sözü.
Lübeck, Almanya'nın Kuzey Denizi kıyısındaki en büyük limanı. Hamburg'a bağlı ama Hamburg'un merkezi limanından daha büyük olmasına rağmen şehrin kendisi çok daha küçük. Yine de küçük göreceli tabi: Eğer 220000 nüfuslu bir kente küçük dersem ben bildiğiniz kasabada yaşıyorum. Üstelik içinden nehir de geçmiyor.
Bu şehri gezerken sürekli "Ben burada yaşamak istiyorum" diye sayıkladım durdum. Suyun varlığı bir şehri çok güzelleştiriyor gerçekten...
Resimlerin çoğunun üstüne tıkladığınızda orjinal hallerini görebilirsiniz. Bazıları da sizi bu fotoğrafların ve daha pek çoğunun bulunduğu (deviantArt) sayfama yönlendirecek. Blog formatından dolayı bazı fotoğraflar uzamış, sıkışmış gibi görünebilir, o yüzden üzerlerine tıklamınızı tavsiye ediyorum.


Eski şehir merkezinde, eski belediye binasının yanındaki çarşının içerinden görünüşü.
Hanın içindeki bir çiçekçi.



Holstentor. Lübeck denince akla gelen ilk yapı. Almanya'da gördüğüm en güzel bina olduğunu söyleyebilirim. Anladığım kadarıyla eski zamanlarda şehrin giriş kapılarından biriymiş.
Salı, Nisan 06, 2010
Yumurta Tatili Sonrasi...
Paskalya tatilinde harika birsey yaparak günübirlik de olsa Göttingen'den kurtuldum. Lübeck isimli bir sehri kisaca ziyaret ettim.
Sehri anlatmak icin vakte ihtiyac var. Ama isteyenler bu guzel sehirde cektigim fotograflardan bazilarini buraya tiklayarak gorebilirler.
Gerisi, cok yakinda...
Çarşamba, Mart 31, 2010
Göttingen'de büyümek...
Aslında görünüşüzle hiç alakası olmadığını ise burada 3 aydan fazla süre geçiren herkes anlar diye düşünüyorum.
Benim düşünceme göre burası bir kör nokta... evet... Şöyle düşünebilirsiniz : Animatrix'i seyredenler oradaki bir sahneyi hatırlayacaklardır. Herşeyin havada asılı kaldığı, güya doğal kanunların işlemediği bir alanı bir grup çocuk farkediyorlardı, ve tam tadını çıkartmaya başlamışlarken, matrix ajanları tarafından hem alan hem de çocuklar güzel bir format yiyorlardı. Göttingen öyle bir yer işte. Ya da anladığım kadarıyla pek popüler (ve benim inatla seyretmediğim) Lost isimli dizideki konsept de Göttingen'in işleyişine yakın. Ya da Otostopçunun Galaksi Rehberi'ndeki Sonsuz Olasılıksızlık Motoru'nun (infinite impossibility drive) mantığı da burada yaşadığım pek çok olayın ilginç bir analoğu olabilir.
Bu kadar uçuk açıklamalara girmeden de konuya dalabilirdim, ama canım böylesini çekti... açık hava akıl hastanesine hoş geldiniz. Burada normal adama rastlamazsınız daha doğrusu normalin tanımını değiştirmenizde yarar vardır.
Abartmıyorum. Hatta passaparola cansuyu diyorum.
Burada kazandığım bir aile var. Bu aile bana arkadaşlık kavramını da normallik gibi yeniden tanımlattı. Çünkü en başta birbirimize bakış açımız gurbet kavramından beslendi, normalde bir araya belki de kolay kolay gelemeyecek insanlar olarak, ortaklıklarımızı keşfetmemizden olduğu kadar farklılıklarımızdan da çok keyif aldık.
Zamanla ister istemez yoğun bir çekirdek oluşturduk, zaman zaman bu çekirdek yoğunluğundan ötürü içe doğru çökmeler, kara delik oluşumuna yakın durumlar da yaşadı.
Şimdi şöyle bir baktığımda, hayıflandığım pekçok yönüne rağmen bu şehri sevebilmemin altındaki nedenlerin bunlar olduğunu düşünmeye başladım.
Hani derler ya yazsam kitap olur diye... Yok, kitap yazmaya yetişemeyiz. Çünkü her an herşey bizi şaşırtmaya, inatla tüm düşündüğümüz, hesapladığımız olasılıkların dışından olaylar sunmaya devam ediyor.
Burası bize kendimizi aşmayı, anlamayı, fark etmeyi ve en önemlisi de sevmeyi öğretti bence.
Eski defterleri resimleri karıştırdım biraz. Deliliğimizi çok sevdiğimi fark ettim. Çok güzel olmuşuz burda aslında, tam kıvamına gelmişiz. Bunda biraz da kendimizi adayıp, uğruna türlü fedakarlıklar yaparak geldiğimiz, gönül verdiğimiz "işimiz"in, doktora sürecimizin de katkısı büyük. Hangi dalda, hangi konuda olursa olsun. Ne öğrenmeye çalıştıysak inatla günlük hayatımıza da sokmaya çalışmışız becermişiz de üstelik.
Ben hem eskiye bir selam çakayım hem de birkaç örnek vereyim diye yazıyorum bu yazıyı. Çünkü aslında bu enterasanlıklar öyle boşuna geyiğine enterasanlıklar değil.
Başlarken Buket'e saygı ile başlamam gerek. Bizim üniversite yıllarına dayanan bir dostluğumuz ve bunun yanında paralel giden bir "garipleşme" sürecimiz vardı. Hatta ilk geldiğimizde bizi bir arkadaşına "Bunlar da ne? Biri tuhaf biri acayip" şeklinde betimleyen sevgili cansuyu da ilerleyen zamanla beraber açıldı, saçıldı, ve kendisini de "biri garip" tanımlamasıyla cümleye kattı.
Buket'le bir oyun gibi oynadığımız şey bir nevi yadırgatmaydı galiba. Karşılaştığımız durumları ekstremlere çekip dalgamızı geçtik. Ve her anıyı, her çıkarımı aklımıza kazımış olmamız yetmedi, duvarlara, defterler, dolap kapaklarına da yazdık!!
Bir Esra da vardı bu gelişim sürecinde... Nev-i şahsına münasır olmak nedir o öğretti diyebiliriz. Sessiz sakin olandan beklenirmiş en büyük patlamalar. Sonra Tuba ve onun yüksek ölçek kahkahalarının içinde barınan güce şahit oldum, çok memnun oldum. Sinan Paşa'mız ve onun incecik incecik gelen esprileri GöTürÜn günlerine, sazı da rakı gecelerimize renk kattı. Cansu'nun bitmeyen enerjisi ve pozitifliği hüzünbazlığımı bozmayı başardı. Rami'nin abiliği, aklından geçeni hiç çekinmeden yapması (hatta bizim adımıza da :)), Burcu'nun doğallığı, Mehmet'in saf kardeşliği...
Bu liste uzaar gideeer...
Bu yazı ciddi bir yazı olarak devam edemeyecek amacı da o değildi. Biz çok eğlenmişiz, siz de eğlenin demek asıl amaç aslında...Kelimelerin, bakışların arasına anlamlar gizleyerek anlatılmaktan yorulunmuş olanı anlatmak ve işe biraz eğlence biraz da absürdlük katmak bizim yadırgatma oyunumuz.
Misal;
"Güle güle susmak"taki incelikler...
Her hıdrellez, güllerin altına sıkıştırılan hayallerden gına geldiğinde "Sevgili Hıdrellez, sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım " diyebilmek...
Herşeyi haddinden fazla inceleyen "mürekkep dolu beyinler"in bu incelediklerinden çıkardıklarını itinayla "belgelemesi" ve bir de zaman-mekandan bağımsız şekilde aynı anda bunu yapabilmek yani "paralel belgelemek"..
Ve bir GöTürÜn sözlüğü inşa etmek sonunda...
Ben buraya geldiğimde, pop hayatta dinlemeyen, genelde kendi içinde yaşayıp giden, dans filan da etmeyen bir tiptim. Ama dans etmenin en güzelinin, sevdiğiniz insanlarla, nasıl dans ettiğinize aldırmadan kendini müziğe kaptırmak olduğunu keşfettim. Üstelik o sırada çalan müziği hissetmiyorsunuz bile...
Herkesin birşeylerden kaçarak, ama kendinden kaçamayarak, belki de biraz da kendini bulma umuduyla geldiği bir yerde birbirine ayna olabilme ne kadar büyük bir şansmış, bunu öğrendim.
En güzeli, çeşitliliğin önyargının tek ilacı olduğunu, inanılmaz tek renkli bir toplumda bile istendiğinde o çeşitliliğin barındırılabileceği bir grup yaratılabileceğini ve böyle bir grubun , o grubu gözleyerek yaşayarak öğrendiklerinizin hiçbir kitaptan, dersten öğrenilmeyeceğini öğrendim.
Kısacık hayatlarımızda farkındalık için en kestirme yolun dinlemekten, farklı hayatları tanımaktan ve onları anlamaya çalışmaktan geçtiğini farkettim.
Bunları şöyle bir öğütünce kim ne demiş çok da umursamadan yaşanılabileceğini, çevreden bağımsız ama onun içinde bir özgürlüğün ancak bu şekilde başlayacağını gördüm.
Tanımları, hesapları, uzun vadeli planları bırakmanın insanı ne kadar hafiflettiğine de çok kez şahit oldum, birebir yaşadım.
Bir kavramın tek bir isminin, tek bir anlamının olmadığını, olamayacağını, bizden bağımsız hiçbir tanım varolmadığı için o tanımlarla olsa olsa kendimize konforlu hapishaneler kurabileceğimizi farkettim.
Yani böylesi deliliklerin, incelikli olmanın ve incelemenin getirdiği bir deliliğin, insanı özgürleştirdiğini anladım.
Şimdi böylece, daha iyi anlıyorum bu şehrin kör noktalığını... Ve daha çok seviyorum.
Hepinizi ey GöTürÜn insanları, dostlarım ve Göttingen,
Ben aslında hepinizi en derinden seviyorum.
Pazar, Mart 28, 2010
Iyi sabahlar Dünya...
Saat olmuş 3:33... (Genellikle Japon psikolojik) korku filmlerinin ürkütücü saati... Bu saati gördünüz mü bir hassssktir dersiniz ya, bela yakındır çünkü...
Bu yazının konusu da efendim, tam anlamıyla bu... Bela... Evet, ciddi ciddi bela...
İç belası...
Saati görüp hasssiktr diyorsunuz ve deme nedeniniz de saati görüyor olmanız... Çünkü o saati görebilmenizin tek bir nedeni var ... Uyanıksınız... Tamam, yani arada bir olur öyle, uyku kaçar, ödev vardır, olur... Ama bunu bir haftada 7.kez görüyorsanız ve önceki altı durum takiben gün ışığını da görmekle sonuçlandıysa Pavlov'un zavallı köpekleri şartladığı tarzından bir şartlanma yaşıyorsunuz...
Ve o bıkkınlıkla gidip bir de üstüne çay koyuyorsunuz... Ben koyuyorum...
İki gündür gün ışığını görmeden uyutmayan, gözümü kapattığım andaki düşünce hızından beynimde şimşekler çaktıran cinsinden bir tür bela ile boğuşuyorum. Sanki nöronların haberleşmesini bizzat görür gibiyim.
Öyle ilaç milaç da alamam, hem uyku ilacı olayına nedense karşıyımdır. Hoş, karşı olmasam da alamam.
Ne yapıyorum o zaman? Denemediğim bitki çayı, onun kökü bunun yaprağı kalmadı. Yok.
Açık ve de seçik benim sorunum uyumak istemememden kaynaklanıyor, çünkü efendim belanın adı uyku...
Neden derseniz, cevabı bulana çok güzel hediyelerim var.
Artık rüyaların da beni kesmediğini gördüğümden beri uyku düzenim çok sarsıldı. Muhtemelen neden bu. Her gece birkaç tane, o da en film gibisinden rüya gören biriyim. Bazen çok ve de gerçekçi rüya görüp gerçekle rüyayı karıştırdığım da olmuştur. Ve haliyle, rüyanın içindeyken rüyadan sıkılmayı başaranı artık ne nörolog ne psikolog paklar diyorum.
Bir de üstüne, kafamda dönüp duran soruların bir tanesine bile bir cevap vermekten acizim, üstelik bunlar da öyle yenilir yutulur cinsinden sorular değiller.
Biraz da ev kuşu bir tipim, e haliyle evden de çıkmıyorum. Tekrar blokflüt çalmaya bile başladım. Can sıkıntım konusunda bilmem bir fikir verir mi?
Neden yazıyorum bilmiyorum. Son zamanlarda hep şiirimsi birkaç şey yazmışım. Ama okuyamadım bile kafam şu anda o kadar fena durumda. Saçmalamaya ihtiyacım var. Acilen ve çok uzun uzun, saçmalamaya ihtiyacım var.
Aslında hakkında yazmak istediğim ciddi konu sayısı da hiç az değil. bir hayli politik olma isteğim var. Yazmak istediğim bir iki bilimsel ilginçlik de söz konusu... ama onları yazabilecek ciddiliğe girersem muhtemelen çıkamam bir daha....
Bu yazı da bu duruma çözüm olmayacak... ama blog biraz da iç dökme şeysiymiş..
Dökeyim dedim...
İyi sabahlar Dünya!
Perşembe, Mart 04, 2010
Bugun farkettiklerim...
- Dun yada onceki gun, bir dosta da sordum... "Insanin ici kalinlastikca sesi de kalinlasir mi?" Yani insanin kendine ordugu kabuk kalinlastikca sesi de kalinlasir mi? Bilmiyorum dedi o dost. Bunu cevap sayamadim, cunku ben de bilmiyordum ve ustelik bilmedigimi biliyordum, yeni bisii getirmedi, benim de cevap sayasim gelmedi. O yuzden ona da baska birsey diyene kadar soracagim, size de soruyorum, dusunun.
- Yuruyen kaza gibiyim. Evet. Yururken basimi neredeyse kaldirima yada asfalta sokup kafamda milyon tane dusunce ile yurudugum icin etraftaki bisikletli, arabali ve yaya icin tehlike olusturuyorum.
- Burada tanimadigin insanlar yolda senin gozunun icine bakiyor hatta bazen "Hallo" diyiyorlar. Samimi gelmiyor bana, sinir oluyorum. Ben de "hallo" diyorum ama. Ben de samimi degilim. Ama mesela kopeklerle oyle degil. Kopekler gozumun icine bakinca ben hallo diyorum. Sanirsam onlar da diyor. Hav diyorlar bazen. Insanlarla konusmaktansa, kendileri kafelerde sinemalarda keyif yaparken disari baglayiverdikleri kopekcikleriyle sohbet etmeyi daha mantikli buluyorum. Evet.
- Bebeklere agucuk bugucuk ve binbir degisik komik surat yapamayanlardanim. Daha da fecisi bebeklere bazen yetiskin muamelesi yapiyorum. "Naber ufaklik nasilsin?" diye sorup en iyi ihtimalle "Agu! " diye cevap aldigim cok olmustur. Bence bebeklere de normal davranmak gerek. Saklabanligin da zamani var. Ben o agucuk bugucuk olayini ilginc bi sekilde buyukleri severken yapiyorum. Onlarin icindeki bebegi uyandirmak icin midir acaba? Enterasan. Buna da bir aciklama bulamadim ben.
- Kopek severken de o saklabanliklari yapamiyorum, kopekleri bile yetiskin insan gibi seviyorum. Urkunc diyorlar boyle seylere.
- Yazilarimi kahve cesitleriyle iliskilendirebilecegimi farkettim. Bol sutlusunden duble espressosuna kadar - turk kahvesini de unutmadan tabi - cesitlendirebiliyorum. Arada bozuk kahveler bile cikiyor sanirsam...
- Bu durumda bu yazi filtre kahve oluyor. Tchibo kahvesi gibim.
- Internet bagimliligimdan azar azar kurtulabilmek icin gazete almaya basladim. Zevki bi ayri oluyomus. Hele o cengel bulmacalar. Insanin ne kadar az sey bildigini farketmesi de guzel.
- Burada bir kavsak var, ofise gelirken hep ordan geciyorum sabahlari. Ne zaman gecsem, saat kac olursa olsun, bir anda gunes siritip birkac isinini gozume sokuveriyor. Ve bu da genellikle benim beyin hucrelerimin kiprasmasi ve enterasan fikirlerin icat oluvermesiyle sonuclaniyor. O yuzden oraya nirvana kavsagi diyorum. Evet. Bugun farkettim ki yurumeme de gerek yok, otobusle gecerken de ayni seyi yapti sakaci gunes... Bisikletle gecerken yaparsa dusebilirim. Farkinda herhalde, yapmiyor. Gunesi seviyorum.
- Alacakaranligin ilk filmini izledikten sonra burda da vampirler gayet de yasayabilir o zaman demistim. Hava durumu cok uygun. Gecenlerde tekrar dusundum. Hava cok kararsiz. Gri gokyuzune kanip yerlestilerse de cok gecmeden ya kacmislardir ya da aciga cikmislardir (Filmdeki parlayan yumusatilmis vampir figurunu dusunerek soyluyorum. Diger tum anlatilara gore, yanip yokolmuslardir demek daha dogru. ) Ikinci filmi seyretmedim, seyretmicem, on yillar sonra belki.
- Birsey cok populer olunca seyredemiyorum yada okuyamiyorum. Neden boyle oldugu hakkinda hicbir fikrim yok. Birseyden herkes soz edince hevesim mi kalmiyor ne? su Olasilik isimli kitapta da aynisi oldu. Sonra Ezel'de de...bunlara unutulduklarinda bakabilirim anca sanirim.
- Robert Pattinson yakisikli yada seksi degil. Anlamiyorum bu kadinlari ve ona benzemeye calisan erkekleri. Sac icin erkeklerin cok kasmasina gerek yok,yataktan cikmis sac halinizi biraz daha karistirin oldu bitti. Nedir yani, kadinlar neden "Seni umursamiyorum, ama ayni zamanda da cok sevimliyim" tarzi bakislar etrafa atan ve bildigin numaraci erkekleri begenirler surekli? Bu durumda ben kadin degil miyim? Buyrun bakalim, bunun da cevabi yok. Nerden aklima geldi derseniz, alman gencliginin eril kismi ve sac stilleri her gun gozume sokuyor Pattinsonizmi.
- Tabi bi de kendisi dun The Daily Show'daydi... yada onceki gun.. her neyse, Jon Stewart'in karizmasi yaninda kendisi ufacik kaldi diye dusunuyorum. Jon Stewart'a ayri bi bayiliyorum. Bazen tek gozunu kirpiyor onu bile begenmekteyim.
- Dun gece disko krali ve medya kralini ustuste izleyip yattim, gece ruyamda okanla konusuyordum. Enfesti. Tavsiye ederim, okanin ruya acici bi etkisi var.
- Kan vermek hizli dusunmeme neden oluyor, hani dise dokunur seyler de degil, hep bu yazidaki tarz dusunceler. Saat daha yeni 10 oldu ve ben milyonlarca sey dusundum sanirim. Fazla kanim var da kan verince rahatliyor muyum nedir? Nasil aciklanir bu?
- Bir de sunu farkettim: Gottingenle ilginc bir alisveris icindeyim. Gectigimiz yillar boyunca kendisine onemli miktarda beyin hucresi ve sanirim epeyce de tiroid bezi hucresi, sac koku hucresi filan bagisladim. Onun bana verdigi de ici yazilmamis dusunce balonlari oldu. Yuvarlanip gidiyoruz.
- Kankam bana iki ilginc hediye gondermisti Istanbul'dan... Biri bir yastik spreyi..bi de sifirografya... paketi acinca o yari huzunlu yari "ah sen yok musun" diyen gulusumu koyvermistim. Yastik spreyi efendim, benim gibi gece yatarken yastigina parfum sikan takintili yaratiklar icin icat edilmis birsey sanirim. Cok guzel kokuyor. Yastigim guzel kokunca hemencecik uyuyorum ve kabus gormuyorum. Koku duyum biraz fazla geliskin sanirsam. Sifirografya da... kitap dicem ama... bisiy... bisiy diyim... cozemedim ben... Sabah ac karnina kanimin alinmasini beklerken yarisini okudum... sinir uclarim birbirine dolandi... Beklenen etki de zaten bu sanirim...
- Goturun Usulu Cilingir Sofralari isimli bir yemek kitabi dusunmekteyim.
- 8-18 masa basi isleri bana gore degil diyerek bilime yonelmis birisi olarak sonunda aynen o sekilde surekli masa basinda, bilgisayar basinda duran bi insancik haline gelmis olmam ne yaman celiskidir.
Pazartesi, Ocak 25, 2010
Modern ve korkak
- Yoldan gecen digerlerine nasil bir etkisi oluyor bilmiyorum ama bu amcanin caldigi aletten cikan ezgiler (ismini hala ogrenemedim, Avustralya yerlilerin kullandigi bir calgi) ne zaman duysam bana "Dur ve kendine gel" diyor, "cok hizli yuruyoruz ve ruhumuz geride kaliyor". - Modernlesmek ugruna insanligin vazgectigi seyleri dusununce eski caglardan birinde, degerleri ugruna savasan bir kadin olmayi su anda bulundugum yerde olmaya tercih ediyorum.
Neden bilmiyorum, artik herseyin suyunun ciktigi hissinden kurtulamiyorum. Teknolojinin, kultur anlayisinin, iliski anlayisinin...
Ozgurlesmeyi duslerken ilk ozgurlesmemiz gereken sey bu modern denilen yasam tarzi galiba. Gidebilecegimiz cok bir yer kalmadi artik... Tukettik ve tukendik.
Biraz durup nefes almamiz, biraz durup gercekten neyin onemli oldugunu gormemiz gerekiyor galiba...
Ne mi onemli olan? Ask... Varolmasi gereken, bizi insan yapan tek sey Ask... Bir sevgiliye duyulan Ask degil sadece... Varolmaya ve varolana duyulan Ask... Hayatin kendisine duyulan Ask...
Ve Ask ne aceleye geliyor, ne de baskiya. Zamanimiz olmadigindan degil de daha cok cesaretimiz olmadigindan sanirim Ask'a yuz ceviriyoruz. Yok, acindirma degil yada karamsarlik edebiyati degil. Bizi cepecevre saran gercek ne yazik ki bu. Biraz durup dinlensek hayatimizin her kosesinde cicekler actirabilecekken kosmaya devam ediyoruz.
Iki kisinin Ask'ini iki bedenin iliskisine indirgiyoruz, bunu daha onemli daha elzem bir ihtiyac olarak goruyoruz. Arkadasligin Ask'ini sirtimizi dayadigimiz duvarlara indirgiyoruz. Doganin Ask'ini zaten ilk once olduruyoruz, basimizi asfalttan kaldirip da ruzgarda titreyen yapraklarin zerafetine bakmayi aklimizdan bile gecirmiyoruz. Insanliga duyulacak Ask'i hirslarla boguyoruz. Ozgurlesemiyoruz, fikrimizdeki Ask'i savunmuyoruz, savunana duvarlar oruyoruz.
Ve en sacma ve acinasi olan, bunlarin farkina varsak bile hep baskalarini sucluyoruz. Hissetmeye bir saniye ayirmaya cesaret edemedigimiz icin hep baskalarini, hep baska seyleri sucluyoruz.
Oysa sadece ve sadece biziz durmaya cesareti olmayan. Modern olmayi asik olmaya tercih eden biziz, kendimiziz.
Bizim Ask'a cesaretimiz yok.
***********************
Son zamanlarda -biraz da icimde buyuyen isyanin vakitsiz patlamasini engellemek icin herhalde- birseyler ciziktirmeye ve camurdan heykelcikler yapmaya verdim kendimi. Ozellikle hamura sekil verirken insan farketmeden kendi ruhuna da sekil veriyor galiba. Sessizlikte yada eskilerden bir sesin, mesela Frank Sinatra'nin esliginde, beyninizin icindekileri uc boyutlu hale getirirken sadece resimleri degil dusunceleri de canlandiriyorsunuz aslinda. Dusunceler boyut kazaniyor, elle tutulur hale geliyor. Dusuncelerinizin ana hatlarini degil ince kivrimlarini da farkediyorsunuz. Yani kendinizle karsilasmaya hazirsaniz ya da bunu zaten duzenli araliklarla yapiyorsaniz, dusunceli heykelcikler yapmak beyne siesta etkisi yapiyor.
***********
Gene gelip Ask'a baglarsak, icimizde sakli olani disari vuruyoruz ya heykelciklerle... yada kagida dokulen kelimelerle, vurulan firca darbeleriyle... Ask'i hissetmeye bir adim daha yaklasiyoruz boyle anlarda... Icimizde kalmis canliligi disari sunmaya hazir hale geliyoruz. Meraklilara ya da Ask'a acikmislara, olur da gunun birinde karsilasirsak sunacak birseylerimiz olmus oluyor bir bakima.
Zira Ask'a hazirliksiz yakalanmak da guzel ama yine de ona nasil davranacagini bilmek, gordugun yerde tanimak gerek... Ask'i ve Ask'i gonlunde barindirani, onu gormeden gecip gidenlerden ayirmak gerek... Potansiyel gorulenlere de cesaret vermek gerek, hadi biraz daha gayret demek gerek... Belki de potansiyel gorulenlere heykelcikler vermek gerek...
Cogalmak icin en basta umudu kaybetmemek gerek... Sezgilere tutunmak gerek...
****************
Ask hassastir demistim ya, asik olan da hassastir. Ask'a kendini adayan Cezmi Ersoz tabiriyle camdan bir gemidedir. Saydam, sahici ama kirilgan...
Saydam olana soz gerekmez, gormek isteyen , bakmasini bilen icindekini gorur zaten.
Kirilgan olan aslinda cesur da olandir belli bir yerde. Kirilmayi goze alandir, degil mi?
Ask'i o zaman saydam gemiler icinde yuzdurmek, cesur olmak gerekir. Tabii bir de gemiyi sadece kendi icinde yuzdurmemek gerekir.
Yani Ask'a hazirsan, Ask'a verebilecegin, paylasabilecegin birseylerin oldugunu dusunuyorsan, Ask'i taniyanlara kapilari acik birakabilmek de gerek galiba... Urkmemek... Ayni sekilde acik kapilardan gecmekten de urkmemek... Kesfetmekten korkmamak...
**********
Kendi adima konusayim, yaptigim en buyuk hata kendimi birseylerin arkasina gizlemek... Surekli, birseylere ayak uydurmaya calisirken, kendimi, dusuncelerimi, hislerimi perdenin arkasinda birakmak... Hos, herkes gibi benim de nedenlerim olabilir, bahaneler one surebilirim...
Cesur muyum yeteri kadar? Edebiyatini yaptigim kadar cesur muyum?
Cesurdum... Oldukca cesurdum... Sonra ne oldu bilmiyorum, yavas yavas kendini ogutme yarisina katilmis olabilirim... Eskisi gibi cesur olabilmeyi ozluyorum...
Kendi adima nedenler gerekceler ariyorum, gemileri tekrar acik sularda yuzdurebilmek icin neden gerekiyor saniyorum...
Ve bunlari buraya yazabildigime gore, sacmaladigimin da farkindayim... Bir neden gerekmiyor... Cesurlugum toylugumdan kaynaklanmiyordu ki, tekrar o cesareti bulabilmek icin nedene ihtiyacim olsun... Ogrendigim sey, cesaretle aptallik arasindaki ince cizgiydi, dogrudur. Onu da gormek gerek...Ama bu vazgecmek demek olmamali, umudu kaybetmek demek olmamali....
Kendi uzerimde calisma nedenim olabilir olsa olsa... Kendimi canlandirmak, hadi kizim sen bu kadar pisirik degilsin demek icin, bir zombi olmana ramak kalmis demek icin nedenim olabilir...
Yeniden hisler filizlendirmek gerek, hislerine sahip cikmak gerek... Isigina, sevgine, yuregine sahip cikmak gerek... Bunu yazabilecek noktaya getirmek icin kendimi nedenler bulabilirim istersem...
Heykeller yapip paylasabilmek icin nedenler bulabilirim...
Heykelleri herkesle paylasmamanin nedenlerini bulabildigim gibi, paylasmam gerekenden korkmamak icin de bir suru neden bulabilirim aslinda...
Adim atilamayan yerde adimi atmak icin, atilmamasi gereken yerde sessizce bekleyebilmek icin neden bulmak da zor degil....
Isin ilginc tarafi, ne benim ne de baska birinin aslinda bu nedenlere ihtiyaci yok...
Bir sevgiliye, dostuna, ailene, dogaya, varolusun kendisine Asik olabilmek icin nedene ihtiyac yok.
Farketmeye ihtiyac var.
Bu modern yarista ustlendigimiz sifatlari bir kenara birakip, insan olarak saf Ask'i tadabilmek icin fark etmekten baska birseye ihtiyacimiz yok.
Cuma, Haziran 26, 2009
MJ Anısına...
Normalde her sabah kahvaltımı yaparken, ya da en azından ofise gelir gelmez, internetten gazetelere göz atarım.Bugün yapmadim, vaktim olmadı. Arkadaştan M.Jackson'ı kaybettiğimizi duydum. Bilemiyorum gazeteyi okumamış olmam iyi mi oldu kötü mü oldu. Sanki haberini daha önce alsaydım diye düşündüm yine de. Nedensiz. Sanki daha önce ögrensem değiştirebilirmişim gibi gerçeği.
Çok üzgünüm. Tarif edemem.
MJ benim çocukluğumdu, gençliğimdi. Hala kafam bozulduğunda, kendimi uzaylı gibi hissettiğimde açarım Ghosts'un video klibini. Hiç sıkılmadan izlerim. (En altta ekliyorum, 40 dakikanız olduğunda arkanıza yaslanın, izleyin, izletin!) Her zaman konser kayıtlarını izlemek inanılmaz büyük bir zevktir. Hatta MJ rituellerim vardır, bazı geceler onun gecesidir. Çok ciddiyim, söndürürüm ışıkları. Mumlarımı yakarım ve tüm
videolarını baştan sona izlerim arşivden.Bazı sanatçılar vardır ya, ölemezler, ölümü yakıştırmazsınız. Her ne kadar sağlığının çok bozulduğu, maddi ve manevi sorunlardan dolayı çok yıprandığı, çok yıpratıldığı herkesce bilinse de MJ da ölüme yakışmıyordu.
İnanamadım. Evet, bir yıldız kaydı en klişe deyimiyle.
O yıldız şimdi Sinatra'nın, Elvis'in yanında. Asla yeri dolmayacak, asla ikincisi gelmeyecek insanlar bunlar. Tüm dünyaya mal olabilmiş, müziğin evrenselliğinin kanıtı, müzik ikonları bunlar.
Ve ben, bu efsaneye tanık olan nesilde olmaktan çok mutluyum. Bu efsaneyle büyüdügüm için çok şanslıyım.
Beni daha da üzen gazetelerde hala ölümünden çok magazin haberlerinin dolaşıyor olması.
Kime ne müslüman olduysa!
Onun hakkında atılan iddialara inanmadım hiçbir zaman. İnanamadım. Hep etrafındaki insanlardan dedim, onu görünce gözünde dolarlar parlayan insanlardan. Her iddiadan aklandığında da şaşırmadım bu yüzden. Ama insanlar skandalı severler, insanlar çamur atmayı severler. İnsanlar hiçbir şeyin saf kalmasına izin vermezler.
Beni hiç rahatsız etmedi ten rengini değiştirmesi, ameliyatları. Kendi seçimi kendi hayatıydı. Beni müziği ilgilendirdi, beni yarattıkları ilgilendirdi. Sessizliğini, üzerine gelindikçe yine de sessizliğini korumasını, inzivaya çekilmesini saygıyla karşıladım hep.
Çok yıpratıldı, çok erkendi onu yitirmek için. Daha vereceği konserler vardı, dansedecekti, büyüleyecekti yine ve yine. Ama belki şimdi huzurludur, en sonunda.Bugünüm ve her sene 26 Haziran'da, sadece ve sadece o var sadece o dinlenecek evimde. 1 Şubat'ın Barış'a adandığı gibi. Çocukluğuma sahip çıkmak, o yılları yad etmek, o tadı o kokuyu yeniden hissetmek için.
Aşağıda anısına birkaç video ve resim bulabilirsiniz.


Salı, Şubat 17, 2009
Oturmaya mı geldik?
Gidiyoruz.
Yorgunsun, biliyorum, ama yetmedi mi boş yere oturup da saniyeleri susturduğumuz?
Zaten göz açıp kapaman yeter, yol yoksa yolculuk da yok.
Uzak ve dokunulmaz. Sınırsız ve bizim. Şekilsiz ve dokundukça renkleniyor dip köşe.
Gel, boşver şimdi. Neymiş bütün o sorular, bırak gitsin. Zincirlerimizden kurtulmuştuk güya, nasıl da demirlemişiz olasılıksızlıklara. Özgürlük bağımlısı olmuşuz kendi aklımızda.
Akıp gitsin zaman dediğin kuruntu.
Sessizlik. Tek cevap bu.
Yollara düşmenin ne alemi var. Varabileceğin son noktadayız işte.
Onlara uzak, bunlara sessiz, şunlara gülücük.
At kahkahalarını artık saklama. Bak kimse yok yorumlara tanımlara sokacak seni. Bırak gitsin içindeki nedensiz neşeyi.
Sanki ne olacak daha? Giden gitmiş, kıran kırmış, geçen geçmiş. Oturup da daha neyin hesabını yapacağız.
Sal kopyalarını yelkovanla akrebin üzerine. Uğraşsın o, kimsenin ruhu duymaz.
Zaten ben senim, sen bensin, sadece minicik bir incir çekirdeğiyiz üstelik.
Hadi artık ne bekleyeceğiz uygun koşulları, filiz vermeyi, ağaç olmayı, meyve vermeyi. Hadi hadi, döngüler bitmiş.
Hayat bizden başlamış.
Hayat bizden gitmemiş.
Üstelik kaçırmamışız da filmi bak.
Daha sadece reklamlardaymış.
Perşembe, Ocak 08, 2009
Bolero
Ne zaman kendimi kendimin diplerinde hissetsem, bir el uzatıp açıyorum youtube'dan bir konser kaydı ve geçiyorum karşısına. Bu ne demek? Bu hareketsiz, kıpırdayamadan, tüy gibi bilinçsiz bir şekilde kendini müziğe bırakmak ya da sen tutsan bile onun seni alması demek. Bolero böyle bir parça.
Bolero aslında bir latin müzik türünü ve onunla ilişkili dansı ve şarkıları temsil eder. Karakteristik özelliği yavaş ama keskin temposudur. İspanya'da Sebastiano Carezo ve Küba'da Pepe Sanchez kendi ülkelerine has boleroların babaları olarak bilinirler. Bu iki boleronun çıkışları birbirinden bütünüyle bağımsız olmuştur. Bolero daha sonra Latin Amerika'ya yayılır ve farklı formlar kazanır.
Klasik müzikte boleronun etkisi Chopin'den Debussy'e pek çok farklı bestecide kendini gösterir. Ama en bilinen bolero Ravel'in başyapıtıdır. Aslında temelinin büyük bölümünde bolero değil, Küba'da tangonun öncülü diyebileceğimiz habanera yatar. Parçanın orjinal ismi de Fandango'dur ve Rhapsodia española isimli bir bale eserinde yer alır. Ancak daha sonra bir konser parçasına dönüşmüştür. Bence çok da iyi olmuştur.
Ravel'in Bolerosu çok ama çok hafif başlar. Duymakta zorlanırsınız. Kulak kabartmanız gerekir dikkatlice. Müziğin kendi özelliğinde olsa da bu kadarı bence Ravel'in zekasıdır. Sizi müziğe odaklayarak başlar. Yavaş yavaş yükselirken müzik siz ne birer birer kendini gösterip gittikçe çoğalan enstrümanları ne de melodideki hafif oynamaları farkedersiniz. Müzik içinize adeta akar.
Başından sonuna Bolero, ruhunuzu bir şelalede yıkamak gibidir.
Bolero'nun hakkını vererek çalınabilmesi için devasa bir orkestra gerektiğini düşünüyorum. Şu ana kadar izlediğim tüm değişik kayıtlardan da aynı sonuca çıktım. Ne kadar çok müzisyen, ne kadar usta bir şef, o kadar güzel bir Bolero. Özellikle de konserleri izleyin, müzisyenlerin kendilerini kaptırışlarını, el hareketlerini, giderek artan coşkularını ve huzurlarını seyredin.
Bolero hem görsel hem işitsel bir meditasyon.Sürekli tekrarlanan o temel melodi, bir mantra gibi içinize işliyor. Ama hiçbir mantra sizde böylesine coşku, böylesine bir huzur yaratamaz diye düşünüyorum. Çünkü bu mantra tüm duyularınıza hitap ediyor.
Peki ben niye bu kadar övdüm şimdi bu parçayı? Sonuçta zevk meselesi kesinlikle. Ama ben az önce, birden içimden uyanan bir ışıkla farkettim ki Bolero hayatı anlatıyor. O sürekli tekrarlanan melodi işte hayatın özü. 10. dakikadan sonra da uyanış, farkına varış başlıyor. Hem sadece hayatı da değil, Aşk'ı anlatıyor. Ben zaten Aşk'ı hayatın salt bir parçası gibi düşünemiyorum, bizzat hayatın kendisi ile örtüşüyor Aşk.
Doğduğumuz andan itibaren, her bir köşeden sesler fışkırıp usulca karışıyor hayatımıza. Biz onları yoğuruyoruz ve kendi hamurumuzu yapıyoruz farketmeden. Sonra ilerledikçe yolumuzda, sesler belirginleşiyor. Eğer korkuyorsak, korkmaya, sinmeye alışmıssak, soruları sormayı unutmuşsak, bu sesler, bu gittikçe belirginleşen sesler çekilmez bir gürültü halini alıyor. Eğer merak ediyorsak hala, hala cevapsızsak, bu melodinin içine gizlenmiş cenneti farkediyoruz. Ve istesek de istemesek de bu müziğin içerisinde ilerliyoruz. Ya gürültülü bir cehennem oluyor sonu ya da farkındalığın aydınlattığı bir cennet bahçesi.
Cennetimizi de cehennemimizi de içimizde büyütüyoruz. Hamurumuzu düşüncelerimizde, zihnimizde pişiriyoruz.
Peki ya Aşk'ı televizyonlardan mı tanıyoruz yoksa içimizden mi? İçimizdeki kıvılcımlar Aşk. Ama sadece bir insanın bir insana duyduğu değil. Aşk, varlığın ötesine geçebilecek tek yüce duygu. Tek kalıcı duygudur bence. İnsan gözlerini açtığından son kez kapadığı ana kadar onu hayatta tutar. Varolan tüm çiçeklerden, varolan tüm baharatlardan sarhoş edici bir parfüm gibi biraz biraz barındırır içinde. İçimizde ilkin bir ateş böceği gibi farkettiğimiz, giderek bir yangın gibi bizi saran, renklenen, çoğalan ve huzura varan Aşk. Paylaşıldıkça sesleri çoğalan, gürleşen Aşk.
Bolero sadece bir beste. Ama her sanat eseri gibi hayatı ve Aşk'ı, dolayısıyla da cenneti ve cehennemi, huzuru ve hüznü içinde taşıyor.
NOT:
Sizlerle çok beğendiğim bir konser kaydını daha öncede paylaşmıştım. Bu linkten ulaşabilirsiniz:
Ve harika bir modern/tango yorumu :
Son olarak, Bolero gibi sade ama çarpıcı bir parçaya gidebilecek en sade ve en etkileyici dans:
Cumartesi, Eylül 27, 2008
Denize Birakilan Sise...
Büyüleyici sesin denizden esen tuzlu bir meltem gibi serin ve içimi yakıyor. Ve o melteme karışıp uçmak, yükselmek ve o sesle gittiği en son yerde yokolmak istiyorum.
Nefes alıyorum sen konuşurken, soğuk havada dudakların arasından yükselen buğunun sıcaklığıyla doluyor ciğerlerim. Sen anlat, ben senin kokunu içime çekiyorum. Kokuları geliyor burnuma o vahadaki eşsiz çiçeklerin.
Hadi ama susma, anlat. Gözlerini sabitle gözlerimde konusurken, başka yere bakmasinlar ve ben karışayım gozlerine, boğulayım.
Olmazi oldurmaya cabalamam zaten, olmazligini daha cok severim. Acik bir mektup bu belki, hic okumayacagin, hic gormeyecegin hatta. Ben senin enerji halkalarinin icinde gezinmeyi seviyorum sadece, baska bir niyetim yok. Etrafimda ol yeter. Zamanla ozgurlugum de esaretim de sen olacaksin.
Pazartesi, Temmuz 14, 2008
Zindelhof ve Renkler...
Kısaca hatırlatalım, 4 Temmuz gecesi Göttingen Kültür Gecesi'ydi. Her yaştan, her milletten Göttingenliler farklı yaşam tarzlarına ve belki farklı müzik zevklerine de sahip olsalar, sokaklarda, kafelerde,barlarda ve hatta şehir kütüphanesinin içinde müzik sayesinde bir araya gelmişler ve coşkulu ve "kültür" dolu bir gece geçirmişlerdi. Ben de uzun zamandan sonra canlı blues dinleme olanağı bulduğum için gecenin sonunda havalarda uçuyordum.
Müziğin bayramı dışında da, geceye renk katan, hayal katan başka bir olay daha vardı: İki eski binanın arasında boşluğa sıkışıvermiş Zindelhof'un eşssiz atmosferindeki renklerin bayramı!Doğa rengarenk, canlı, enerjik, hayat kokan bir insan. Göttingen'de tanıştığıma en memnun olduğum kişilerden biri. Resim tutkusu hep varmış Doğa'da, ama 1 sene önce resim yapmayı meslek edinmeye karar vermiş, ve şu anda da bir yandan Göttingen Tagesblatt (Göttingen'in yerel gazetesi) çalışıp bir yandan da Akademi seçmelerine hazırlanıyor. Doğa, Göttingen serüvenine Orman bilimleri ve ekoloji ile başlamış, sonra biyolojik bilimler ve ekoloji olarak değiştirmiş. Sonunda onu da bırakıp resime odaklanmış. Mart 2008'den beri de Göttingen'de bir heykeltraştan fikir alıyor, seçmelere daha iyi hazırlanabilmek için.
Zindelhof'a gelirsek...
Zindelhof bir ikinci el dükkanı aslında. Ama çok orjinal ve neredeyse gotik bir dekorasyon oluşturuyor raflarındaki satılık eşyalar. Zindelhof Göttingen'in en ilginç mekanlarından biri. İçeri girdiğiniz andan itibaren bir sıcaklığın sizi sardığını hissediyorsunuz. Burada herşeyi bulabilirsiniz aklınıza ne gelirse! (Hafif ürkütücü kocaman bir oyuncak "melek"ten oyuncak arabalara, porselen takımlardan televizyona kadar...) Sahibi Tilo da oldukça güler yüzlü ve neşeli bir insan gözlemlediğim kadarıyla. Doğa bir süre burada resim yamış ve bu şekilde tanışmışlar.
Kültür Gecesi'nin olacağı gece için de Doğa'ya resimlerini getirip asmasını önermiş. Resimler, eski ve birbiriyle alakasız eşyalarla dolu rafların üzerine misinaya benzeyen teller gerilerek asılıyor. Arka planda her biri ayrı hikayeler barındıran envai çeşit kap kacak, oyuncak ve önlerinde Doğa'nın resimlerindeki insana coşku veren renk selleri.Çok uzun uzun yazmaktansa, Zindelhof'tan fotoğraflara bırakmak istiyorum sözü.
Göttingen'de yaşayıp da buraya uğramamazlık etmeyin! Göttingen'de değilseniz ama yolunuz olur da bir gün bu tarafa düşerse, burayı mutlaka görün! (Hala Zindelhof'un yerini bilmeyenler varmış Göttingen'de, Villa Cuba'yı sorun gösterirler,onun yanında...)
Yorumlarınızı bekliyoruz!
Sevgi ve Işıkla Kalın.
NOT: Fotoğrafların üzerlerine tıklarsanız orjinal boyutlarında görebilirsiniz.



Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Göttingen'de Müzik ve Renklerin Bayramı
Ve gece Göttingen Senfoni Orkestrası ile başlıyor.
Orkestra son derece büyük. Christoph-Matthias Müller'in şefliğinde Hollywood başlıklı bir konser veriyorlar. Konserde Broadway'den ve Film müziklerinden seçmeler çalınıyor. Konser Göttingen'in ufak meydanında, doktora kutlamalarının klasik yeri Gänseliesel'in önüne kurulan dev bir sahnede gerçekleşiyor. Bir yanda -bence bir iç mimari şaheseri- eski belediye binası, üç yanı saran eski Alman evleri, konserin atmosferini tamamlıyor. Sahnenin önüne yerleştirilen oturma yerleri demir çubuklarla sınırlandırılmış, oraya geçmek için 9 euro gerekiyor. Tabii bir de hemen konser alanının yanındaki,eski belediye binasının altındaki pahalı restoranda oturanlar da konseri hem ruhlarını hem de karınlarını doyurarak izliyorlar.Sahnenin hemen dibinden değilse de biraz ileriden ayakta da seyredebiliyorsunuz. Ben de öyle yapıyorum.
Konserin belki de klasik müzikle hiç alakası olmayan insanların da dinlemesi için, daha popüler bir hale sokulmasına şaşırmıyoruz.Hatta insanlara klasik müziğin hiç de sıkıcı olmadığını göstermek için harika bir örnek oluşturuyor bu konser. Yine de asıl eğlenceyi sağlayan, orkestranın önüne geçen "sahne performansı" ile şef Müller. Şu ana kadar gördüğüm en deli dolu şef Müller ve özellikle de seyirciyle iletişimi harika.
Konser Oklohoma ile başladı ve Operadaki Hayalet'ten bir potporinin
ardından Wilewska, Morricone'nin "Bana Ölümün Şarkısını Çal" isimli parçası ile sahnede. Bir Brodway müzikali Poggy ve Bess'den potporilerle konser devam ediyor. Sonra sıra ünlü first lady Eva Peron'un hayatını anlatan ve sonraları Madonna ile özdeşleşen Evita müzikalinin en bilinen şarkısı Don't Cry For Me Argentina'da. Wilewska eşliğindeki parça tüm meydanı büyülüyor. Batı Yakası Hikayesi'nden bir potporinin ardından Wilewska bu sefer gişe rekorları kıran ve Leonardo Di Caprio ve KAte Winslett'in harika oyunculuklarının yanı sıra konusu ve görselliğiyle de akıllara kazınan Titanic'in Altın Küre de dahil sayısız ödül kazanan tema şarkısı, "My Heart Will Go On" ile sahnede. Ama parça tam bir hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor Orkestra ve solist çok iyi de olsalar tempo çok hızlı ve bir an önce parça bitirilip konser sonrası bir yerlere yetişilecekmiş izlenimi veriyor. Bu kadar film müziği çalınır da Monty Norman'ın yazdığı ve milyonların ezberlediği James Bond (Dr. No) müziği çalınmaz mı? Orkestra çalarken herkes tempo tutuyor ve parçadan sonra Bravo'larla inliyor ortalık. Ardından Şef Müller, resmi olarak son şarkılarını çalacaklarını söylüyor,elbette ki bu kalabalık onları bırakmayacak ve bunu o da biliyor. Dolayısıyla aslında programda yer alan Star Trek çalınmıyor onun yerine Henry Mancini'nin aralarında Peter Gunn, The Godfather, Pembe Panter, Tiffani'de Kahvaltı ve Love Story gibi efsane filmler ve dizilere yazdığı müziklerden bir potpori ile konser "resmen" sona eriyor.Elbette Orkestra alkışlarla tekrar geliyor ve bu sefer benim tüm konser heyecanla beklediğim Star Trek'te sıra. Son derece başarılı bir performansla meydandaki herkesi ,ve belki de en fazla (dizinin küçüklüğünden beri hayranı olan) bendenizi büyülüyorlar.
Günün ayrı bir önemi var Almanya'dan çok uzak, başka kıtadaki bir ülke için. O gün 4 Temmuz, Amerikalılar için Kurtuluş Günü. Şef bunu da atlamamış ve kapanış "Stars and Stripes" ile geliyor.
Yavaş yavaş gün batarken Göttingen'deki havanın dengesizliği bir kez daha ortaya çıkıyor; gündüzki sıcak,bunaltıcı havadan eser kalmıyor ve benim gibi gündüzde kalıp incecik çıkmış insanlar donmaya başlıyorlar. Tabii tüm konser boyunca ayakta durmuş olmamız da sanırım buna katkıda bulunuyor.
Güzel insan (kanka tabir edilen) Buket'le beraber seyrettik konseri. İkimiz de donmaya başlayınca dedik o zaman sıcak birşeyler gerek.
Ama Göttingen'de saat 22pm'i geçmiştir ve zaten pek çok dükkan 18de kapanmaktadır. Biz de avare bir şekilde ufak bir tur attık kültür gecesinin renklendirdiği, güzelleştirdiği Göttingen sokaklarında. Her bir köşe başında bambaşka müzikler: Blues'dan Klasik'e dini korolardan R&B'ye Country'e kadar... Müzik ve yürüyüş biraz içimizi ısıtır ama yetmez.
Zaten geç kalmadan Zindelhof'a gitmek gerekir.

Evet, ikinci adres Zindelhof. Burası bir ikinci el dükkanı, Göttingen'in Universität Apotheke'sinin ve Villa Cuba'sının arasındaki apartman boşluğuna yerleşmiş, Yılbaşı Pazarları'nın benim gibiler için vazgeçilmez mekanı. Kışın, yılbaşı pazarları kurulduğunda bu "han" Glühwein'ı ile bizim içimizi ısıtır, insanlar ikinci el eşyaların oluşturduğu sıradışı ama sıcak dekorasyonun içine karışır, adeta bir parçası olur ve yılın son ayının tadını çıkarır. Ama bugün buraya geliş nedenimiz farklı. Bugün yakın bir arkadaşımın, Doğa Akdoğan'ın resim sergisi de var Zindelhof'ta. Göttingen'deki en ilginç yerlerden biri olan Zindelhof'tan ve Doğa'nın sergisinden bir sonraki yazımda ayrıntılı şekilde bahsedeceğim.
Burada Burcu da aramıza katılıyor ve Doğa'nın getirdiği en güzelinden Türkçe müziklerle bir iki kadeh Bordeaux şarabı yudumluyoruz. Handa yok yok, ayağımı uzattığım içiçe iki demir leğenin içleri su dolu. Ama o kadar eski ve güzeller ki ıslanma ihtimalini umursamıyorum, çıplak ayaklarımı uzatıyorum üstlerine ve onları hissediyorum. Hikayeleri uzun. Buradaki her bir eşyanın içinde bir hikaye gizlediğini farkediyorum bir anda. Bu han yaşıyor. Raflara serpiştirilmiş birbiriyle alakasız yüzlerce eşyaya göz gezdiriyorum. Burcu bana kendini Taksim'in ara sokaklarında hissettiğini söylüyor ve hepimiz sessizce gülümsüyoruz. Bir İstanbul'a gidiyoruz, kim bilir nereleri gezip Göttingen'e Zindelhof'a geri dönüyoruz.
Artık kalkma vakti. Doğa'ya ve Zindelhof'un sahibine (adını unuttum) teşekkür ederek Göttingen sokaklarına geri dönüyoruz.
Botanik Bahçenin girişindeki Cafe Botanik'te dansöz olduğu yazıyor elimizdeki programda. Botanik Bahçe'de ve son derece entel Cafe Botanik'te dansöz görmek eğlenceli olabilir diye yola
çıkıyoruz. Meydana geldiğimizde, burada ateş çeviren gençlere takılıyoruz bir süre. İzlemek bizi büyülüyor. İlerlemeye devam ederken yolda tanıdıklara rastlıyoruz. Göttingen küçük, hele bir de böyle bir eğlence varsa şehir merkezinde kesinlikle tanıdıklarınızı görürsünüz. İlerlerken kulağımıza Blues geliyor. Yan sokaklardan birinde Bremen Şarapevi'nin yanına kurulan platformda çok usta bir grup blues ve rock çalıyor. Oraya yöneliyoruz. Çevremizdeki yaş ortalaması birden artıyor. Standlardan şarap alanlar, dans edenler ortalama 40- 45 yaş civarında. Sahnenin önüne geldiğimizde daha da ilginç bir manzara ile karşılaşıyoruz. Gençler etrafta durmuş hafif hafif müziğe eşlik ederlerken ortada altmışlı yaşlarda olduklarını tahmin ettiğim kadınlı erkekli bir grup gençliklerini hatırlamışcasına dans ediyor. Kıyafetleri ve danslarına bakınca bir anda gençliklerini görüyorum karşımda. Göttingen'de , belki de aynı sokakta, yine blues eşliğinde dans eden bir grup genç.Zaman ilerlemiş, geçen yıllar o elbiselerin içindekilerin sadece görünüşlerini değiştirmiş. Buket ve Burcu'ya dönüyorum, "Bakın biz de böyle olucaz" diyorum. Buket gülümsüyor, "Biz daha deli oluruz Pınarcım" diyor. Haklı galiba.Bu sırada omzumda bir el hissediyorum, dediğim gibi Göttingen küçük, eğlence büyük. Cansu ve arkadaşları yanımızdalar. Gecenin ve şehrin enerjisini bir ayna gibi yansıtıyorlar durmadan dans ederek ve kahkahalar atarak. Etafıma bakıyorum. Bu çok güzel bir an kesinlikle. Her yaştan insan müzikle bir araya gelmiş. Her milletten her "sınıf"tan. Ve herkesin yüzünde o gülümseme, kendini müziğe bırakmanın getirdiği huzur ve mutluluk. Herkes kendince tadını çıkarıyor melodilerin. Ben, uçuyorum. Buraya geldiğimden beri aradığım müzik bu. Çok ama çok mutluyum. Ve sonunda çok eğleniyorum.
Ufak konser bitiyor, ve biz başka nerede ne var diye ilerliyoruz. Burcu ayrılıyor bizden, yorgun ama mutlu. Biz de farkediyoruz ki her yer yavaş yavaş bitiyor. Ama daha çok erken diyorum kendi kendime, saatime bakıyorum saat 2:30 olmuş. E bu saatte bitiyor bu ufak şehir. Yine de herkes sokakta. Müzik dinmiş ama mutlu, yorgun biraz da çakırkeyif insanlar dolaşıyor Göttingen sokaklarında. El ele, kol kola. Sokakların bu saatte bu kadar kalabalık olması, saat akşam 8miş gibi, cıvıl cıvıl olması beni kendime getiryor. Şehir daha bitmemiş. Bugün değil. Burası belki İstanbul gibi canlı bir şehir değil ama hala yaşıyor. Hala biraz umut var.
Artık evlere dağılma vakti. Cansu'yu ve grubunu kaybediyoruz yolda. Sonra Buket'le yürümeye başlıyoruz. Yürürken ikimizin de o sırada Boğaziçi'ni düşündüğünü farkediyoruz. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştik ikimizde. İçimizde garip bir his var, ve yarın bilime son hız dalma isteği. Bu bize üniversiteden, hala "okulum" dediğimiz yerden kalmış. Şanslıydık, her hafta Çarşamba konserlerinde klasik müziğe doyardık. Sayısız konser olurdu. Okulun korolarının ve gruplarının konserleri de cabası. Müziğe ve aslında sanatın her koluna doyardık ve akşam yatağa ertesi gün bilime uyanacağımızı bilerek yatardık. Burada bu çok eksik kaldı. Motivasyonumuzu düşüren belki de buydu.
Eve doğru yürürken, üniversitenin merkez kampüsünden geçiyoruz. Kulağımıza House, R&B müzikleri geliyor. Yaklaşıyoruz. Zentral Mensa'nın(yani yemekhanenin) önündeki bahçede ve içerideki fuaye alanında parti var. Herkes çılgınca eğleniyor. Sportler Party (Sporcu Partisi) olduğunu öğreniyoruz kapıda. Giriş paralı. Uzaktan kalabalığı izliyoruz bir süre. Buradaki kalabalık şehirden çok farklı. Ama her yer yine rengarenk ve insanlarda bu kez biraz farklı da olsa coşku ve enerji var.Biz yine de girmemeye karar veriyoruz. Buket'in damağında gecenin tadı, bozmak istemiyor, zaten çok da yorgunuz. Eve doğru ilerlemeye devam ediyoruz.
Kapıyı açıp eve girdiğimde yüzümde hala bir gülümseme var.
Bu gece, Göttingen'de eskisi gibi sanata doyduk.
Yarın bilime uyanmak üzere...
Sevgi ve ışıkla kalın efendim.






