Sayfalar

anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 30, 2010

Bilmemenin dayanılmaz hafifliği

Gözlerim ağrıyor, beynim yanıyor.
Ve ben susuyorum.
Çünkü anlatamıyorum.

Hala ne olduğunu anlayamadığım, çözemediğim bir şey bu. Ne zaman başladı, ne zamandır benimle bilmiyorum. Sanki bir anda gelip yerleşen davetsiz bir misafir gibi. Gitmiyor.

Ben iyi miyim? İyiyim herhalde. İyinin yanına bir kötü tanımlamak gerekir ya, gazetelerden bir kötü örneği seçiyorum her gün. Her gün gazeteler kötüleşiyor. Ben de daha ve daha iyi oluyorum. Bir nevi şükür gibi sanırım.

Ama o her neyse gitmiyor. Kafamın bir köşesinde. Sanki üzerimden hiç ayrılmayan bir çift göz gibi.

Huzursuz değilim. Aksine bana ilginç bir huzur getirdi. Hissizlik, umursamazlık ile farkındalık,sakinlik arasında ince bir çizgi vardır ya, ikisinin de en üst noktaları birbirine kaynakla birleştirilmiş gibidir. Tam o birleşim noktası hani, bir gariptir, bir sıcaklığı vardır o kaynamadan dolayı. Tam soğumadığı için adımınla şekillenir, sınırın neresinde olduğunu anlayamazsın. Çok da güzeldir, çünkü adımın yumuşaktır, yormaz, kayarsın düşüncelerinde bir oraya bir buraya... ama çok sessiz. Hiç efor sarfetmene gerek kalmadan, sanki kendi hayatını dev ekranda izliyorsun gibidir. Öyle bir garip huzur var içimde.

Ne okusam ne görsem kendime yoruyorum. Ama yormadan, yorulmadan.

Hep demişimdir, tüm hisler, tüm düşünceler, zaman, evren, herşey... Çizgisel değildir. Dairesel de değildir. Döngüleri arasında çok ama çok küçük mesafeler olan, neredeyse bir çember gibi görünen spirallere benzer. Geçtiğin noktalar hiçbir zaman birbirinin aynı değildir evet,ne hisler ne de zaman. Ama bir uç da yoktur.Hüzünle mutluluk, korkuyla güven, coşkuyla sakinlik... zıtlık yoktur, baş son yoktur. Ama geçtiğin noktalar da aynı değildir. Bir hissin bir diğerine ne kadar benzese de özgündür. Yani herşey ama herşey içiçe geçmiş spiraller gibidir. İşte şimdi o spirallerin sanki hepsinin kesiştiği bir yerdeyim. O kadar ilginç şu halim.

Herşey var ama hiçbir şey yok. Ve bunu o kadar iyi anlıyorum ki şimdi.

Deliler gibi paylaşmak istiyorum, her anımı... Sanki herşeyi herşeyi kaydetmeliyim, paylaşmalıyım gibi... Aslında biliyorum, olmayacak bu, kayıp gidiyor ve gidecek. Ama yeni ve daha önce hiç karşılaşılmamış bir şeye bir çocuğun duyduğu merak vardır ya. Hani herkese göstermek iste, herkesle paylaşmak ister, ama yine de kimseye dokundurtmaz, öylesine sahiplenir. Tam bu haldeyim işte. Ne olduğunu bilmediğim bu hali öylesine sahiplendim ve paylaşmak için deliriyorum ama... ama olmuyor. Ne sahiplendiğim bende kalıyor, ne de paylaşabiliyorum.

Bu noktada devinim başlıyor durduğum nokta etrafında. Duygu selleri, bir oraya bir buraya... Düşüncelerin izi yok. En dengeli nokta şu an üzerinde durduğum belki ama etrafında kaosun da en yoğun hissedildiği yer bu yüzden. Herşey, en ufak bir devinim bile geri ona döndürüyor. Sonucu belli her hareketimin. Ama durduğum yerde de duramıyorum, belki de bu güven beni durmadan düşündüren...

Yani bilmiyorum. Bilmemenin bu kadar konforlusunu da görmedim daha önce. Bilmemeyi bu kadar sevmedim hiç.

Bilmemeyi ve bilmeyi de çok dert etmemeyi kendime yordum. Kendime özedim. İsmime uydum.

Ve bilmemek üzerine bu kadar yazmak da ne kadar rahatlatıyor, bilemezsiniz!

Pazar, Mart 28, 2010

Elveda

Düşünürken yürümeyi seviyorum ya, bir de düşünürken seninle konuşur gibi yapmayı seviyorum. Yürürken konuşurken, bazen farketmiyorum bile ne kadar yürümüşüm. Gene öyle bir düşünme tuttu beni sabah sabah. Ben de anahtarlarımı aldım. Telefonu bıraktım, şimdi kimseyle konuşasım yok, dedim kendi kendime. Sen hariç tabi. Bir ceket kaptım ve çıktım.

Hava garipti biraz. Sanki yağacak ama karar verememiş gibi... Gene de yürüdüm. Düşündüm, taşındım. 

Bayadır yürüyorum aslında... Neredeyim kimbilir. Kafamı kaldırayım biraz, bakalım nerdeyim.

Duruyorum. Şaşkın. Heyecanlı.

Ama... imkansız... nasıl olur? 

Düşüne düşüne yürürken... 

Sana çıkmışım...

Oysa sen bu köşeyi döndükten sonra değildin sanki... ama işte büsbütün sana çıkmışım...

Önümde kocaman demirli kapı. Hani açmak için eğilmek zorunda kaldığın, kilidi bodur kendisi kocaman o demir kapı... O dar merdivenler... al işte ciddi ciddi sana çıkmışım...Ve kapının önünde o kedi...

Yok,olamaz bu.. Gözlerimi yumuyorum ister istemez. Yok, olamaz bu... Olamaz nasıl geldim ki buraya... Burnumda bir deniz kokusu, yağmur yagacak. Başımı eğiyorum kaldırıma, gözlerimi açıp yürüyorum hızlı hızlı...

Ve yağmur başlıyor, olanca gücüyle... Bir fırtına... Hep bana karşı vuruyor, tüm gücüyle, yüzüme yüzüme... Elimle korumaya çalışıyorum kendimi, adım atmaya çalışıyorum. Nereden çıktı bu fırtına? Sırılsıklamım üstelik, yağmur taneleri sanki delip geçiyor. Geri dönmeliyim, nasıl döneceğim? 

Alışıyorum neden sonra fırtınaya, hızlanıyor adımlarım... Düşünmeye başlıyorum tekrar istemsiz, elimi siper yapıp rüzgara karşı yürürken gene düşünmeye başlıyorum...

Ve öyle bir düşünüyorum ki bu sefer bu anlık deli fırtınanın dindiğini bile farketmiyorum. İnsanlar bana garip garip bakıyor haliyle, ortada olmayan bir rüzgara karşı yürüyorum. 

Hemen toparlanıyorum... Dar sokaktan, sıkışık evlerin arasından iniyorum. Deniz, yağmur, taze toprak kokuyor... Ve başka bir koku var... Tanıdık bu koku... Çok tanıdık... Ben buraya nasıl çıktım, sana, sonra denize nasıl çıktım?

Tedirginliğim geçiyor yavaş yavaş. Bir yanım mutlu çünkü. Nasıl oldu bilmiyorum ama oldu işte. 

Dibimden geçen arabanın kornasıyla irkiliyorum. Bekliyorum arabaların geçip gitmesini. Karşıya geçiyorum, denize doğru... Deniz, martılar... Bir vapur geçiyor ileriden yavaş yavaş...

Yorgun düşüyorum. Şaşkınım. Düşünürken yürümeyi ve seninle konuşmayı seviyorum. Ama artık düşünmüyorum. Artık düşünmüyorum, peki öyleyse bu ne? Ne oluyor? Nasıl oluyor?

Gördüğüm ilk banka atıyorum kendimi... Hala mantığı bırakmıyorum bir yandan...Denize nasıl geldim bu kadar kısa sürede? O kadar çok yürümüş olamam ki...

Ama asıl soru benim oraya nasıl geldiğim... Ne mantığı, ne zamanı... 

Aklımı kaçırıyor olabilirim belki... Aklımı mı kaçırıyorum? Şimdi gözümü yumsam gözlerimi açtığımda kendimi belki evin ilerisindeki parkta, surların üstünde bir bankta otururken bulacağım. Nasıl? Evet, en iyisi öyle yapmak, hayal bunlar gerçek olamaz, olamaz. 

Ama istemiyorum. Gözlerimi kapatmak istemiyorum. Geri gitmek istemiyorum. Burada kalmak istiyorum, deniz kokusu burnumda, mavisi ne güzel... ama ya gerçek değilse... O zaman... ya dönemezsem.... Dönmem gerekir mi? Dönmem gerekir mi? 

Gözlerimi kapatmalıyım. İstemiyorum.

Bu bir rüya, hayal gördüm, geçecek. İstemiyorum.

Gözlerimi açınca parkta bulacağım kendimi. İstemiyorum.

Bunu yapamam kendime. Gerçek değil bu.Ya gerçek buysa?

Olamaz, hayal görüyorum. Ya gerçek buysa?

Kapatıyorum gözlerimi. Hayır, hayır.

Gerçeğe dönmeliyim. Gerçeğime dönmeliyim.

Gidiyorum. Kalıyorum.

Elveda.

Perşembe, Mart 04, 2010

Bugun farkettiklerim...

Ofisten yazdigim icin eksik turkce ile yaziyorum. Ey merakli okuyucu, anla beni!
  • Dun yada onceki gun, bir dosta da sordum... "Insanin ici kalinlastikca sesi de kalinlasir mi?" Yani insanin kendine ordugu kabuk kalinlastikca sesi de kalinlasir mi? Bilmiyorum dedi o dost. Bunu cevap sayamadim, cunku ben de bilmiyordum ve ustelik bilmedigimi biliyordum, yeni bisii getirmedi, benim de cevap sayasim gelmedi. O yuzden ona da baska birsey diyene kadar soracagim, size de soruyorum, dusunun.
  • Yuruyen kaza gibiyim. Evet. Yururken basimi neredeyse kaldirima yada asfalta sokup kafamda milyon tane dusunce ile yurudugum icin etraftaki bisikletli, arabali ve yaya icin tehlike olusturuyorum.
  • Burada tanimadigin insanlar yolda senin gozunun icine bakiyor hatta bazen "Hallo" diyiyorlar. Samimi gelmiyor bana, sinir oluyorum. Ben de "hallo" diyorum ama. Ben de samimi degilim. Ama mesela kopeklerle oyle degil. Kopekler gozumun icine bakinca ben hallo diyorum. Sanirsam onlar da diyor. Hav diyorlar bazen. Insanlarla konusmaktansa, kendileri kafelerde sinemalarda keyif yaparken disari baglayiverdikleri kopekcikleriyle sohbet etmeyi daha mantikli buluyorum. Evet.
  • Bebeklere agucuk bugucuk ve binbir degisik komik surat yapamayanlardanim. Daha da fecisi bebeklere bazen yetiskin muamelesi yapiyorum. "Naber ufaklik nasilsin?" diye sorup en iyi ihtimalle "Agu! " diye cevap aldigim cok olmustur. Bence bebeklere de normal davranmak gerek. Saklabanligin da zamani var. Ben o agucuk bugucuk olayini ilginc bi sekilde buyukleri severken yapiyorum. Onlarin icindeki bebegi uyandirmak icin midir acaba? Enterasan. Buna da bir aciklama bulamadim ben.
  • Kopek severken de o saklabanliklari yapamiyorum, kopekleri bile yetiskin insan gibi seviyorum. Urkunc diyorlar boyle seylere.
  • Yazilarimi kahve cesitleriyle iliskilendirebilecegimi farkettim. Bol sutlusunden duble espressosuna kadar - turk kahvesini de unutmadan tabi - cesitlendirebiliyorum. Arada bozuk kahveler bile cikiyor sanirsam...
  • Bu durumda bu yazi filtre kahve oluyor. Tchibo kahvesi gibim.
  • Internet bagimliligimdan azar azar kurtulabilmek icin gazete almaya basladim. Zevki bi ayri oluyomus. Hele o cengel bulmacalar. Insanin ne kadar az sey bildigini farketmesi de guzel.
  • Burada bir kavsak var, ofise gelirken hep ordan geciyorum sabahlari. Ne zaman gecsem, saat kac olursa olsun, bir anda gunes siritip birkac isinini gozume sokuveriyor. Ve bu da genellikle benim beyin hucrelerimin kiprasmasi ve enterasan fikirlerin icat oluvermesiyle sonuclaniyor. O yuzden oraya nirvana kavsagi diyorum. Evet. Bugun farkettim ki yurumeme de gerek yok, otobusle gecerken de ayni seyi yapti sakaci gunes... Bisikletle gecerken yaparsa dusebilirim. Farkinda herhalde, yapmiyor. Gunesi seviyorum.
  • Alacakaranligin ilk filmini izledikten sonra burda da vampirler gayet de yasayabilir o zaman demistim. Hava durumu cok uygun. Gecenlerde tekrar dusundum. Hava cok kararsiz. Gri gokyuzune kanip yerlestilerse de cok gecmeden ya kacmislardir ya da aciga cikmislardir (Filmdeki parlayan yumusatilmis vampir figurunu dusunerek soyluyorum. Diger tum anlatilara gore, yanip yokolmuslardir demek daha dogru. ) Ikinci filmi seyretmedim, seyretmicem, on yillar sonra belki.
  • Birsey cok populer olunca seyredemiyorum yada okuyamiyorum. Neden boyle oldugu hakkinda hicbir fikrim yok. Birseyden herkes soz edince hevesim mi kalmiyor ne? su Olasilik isimli kitapta da aynisi oldu. Sonra Ezel'de de...bunlara unutulduklarinda bakabilirim anca sanirim.
  • Robert Pattinson yakisikli yada seksi degil. Anlamiyorum bu kadinlari ve ona benzemeye calisan erkekleri. Sac icin erkeklerin cok kasmasina gerek yok,yataktan cikmis sac halinizi biraz daha karistirin oldu bitti. Nedir yani, kadinlar neden "Seni umursamiyorum, ama ayni zamanda da cok sevimliyim" tarzi bakislar etrafa atan ve bildigin numaraci erkekleri begenirler surekli? Bu durumda ben kadin degil miyim? Buyrun bakalim, bunun da cevabi yok. Nerden aklima geldi derseniz, alman gencliginin eril kismi ve sac stilleri her gun gozume sokuyor Pattinsonizmi.
  • Tabi bi de kendisi dun The Daily Show'daydi... yada onceki gun.. her neyse, Jon Stewart'in karizmasi yaninda kendisi ufacik kaldi diye dusunuyorum. Jon Stewart'a ayri bi bayiliyorum. Bazen tek gozunu kirpiyor onu bile begenmekteyim.
  • Dun gece disko krali ve medya kralini ustuste izleyip yattim, gece ruyamda okanla konusuyordum. Enfesti. Tavsiye ederim, okanin ruya acici bi etkisi var.
  • Kan vermek hizli dusunmeme neden oluyor, hani dise dokunur seyler de degil, hep bu yazidaki tarz dusunceler. Saat daha yeni 10 oldu ve ben milyonlarca sey dusundum sanirim. Fazla kanim var da kan verince rahatliyor muyum nedir? Nasil aciklanir bu?
  • Bir de sunu farkettim: Gottingenle ilginc bir alisveris icindeyim. Gectigimiz yillar boyunca kendisine onemli miktarda beyin hucresi ve sanirim epeyce de tiroid bezi hucresi, sac koku hucresi filan bagisladim. Onun bana verdigi de ici yazilmamis dusunce balonlari oldu. Yuvarlanip gidiyoruz.
  • Kankam bana iki ilginc hediye gondermisti Istanbul'dan... Biri bir yastik spreyi..bi de sifirografya... paketi acinca o yari huzunlu yari "ah sen yok musun" diyen gulusumu koyvermistim. Yastik spreyi efendim, benim gibi gece yatarken yastigina parfum sikan takintili yaratiklar icin icat edilmis birsey sanirim. Cok guzel kokuyor. Yastigim guzel kokunca hemencecik uyuyorum ve kabus gormuyorum. Koku duyum biraz fazla geliskin sanirsam. Sifirografya da... kitap dicem ama... bisiy... bisiy diyim... cozemedim ben... Sabah ac karnina kanimin alinmasini beklerken yarisini okudum... sinir uclarim birbirine dolandi... Beklenen etki de zaten bu sanirim...
  • Goturun Usulu Cilingir Sofralari isimli bir yemek kitabi dusunmekteyim.
  • 8-18 masa basi isleri bana gore degil diyerek bilime yonelmis birisi olarak sonunda aynen o sekilde surekli masa basinda, bilgisayar basinda duran bi insancik haline gelmis olmam ne yaman celiskidir.
Bu kadar... simdilik...

Salı, Şubat 17, 2009

Oturmaya mı geldik?

Hadi kalk.

Gidiyoruz.

Yorgunsun, biliyorum, ama yetmedi mi boş yere oturup da saniyeleri susturduğumuz?
Zaten göz açıp kapaman yeter, yol yoksa yolculuk da yok.

Uzak ve dokunulmaz. Sınırsız ve bizim. Şekilsiz ve dokundukça renkleniyor dip köşe.
Gel, boşver şimdi. Neymiş bütün o sorular, bırak gitsin. Zincirlerimizden kurtulmuştuk güya, nasıl da demirlemişiz olasılıksızlıklara. Özgürlük bağımlısı olmuşuz kendi aklımızda.
Akıp gitsin zaman dediğin kuruntu.

Sessizlik. Tek cevap bu.
Yollara düşmenin ne alemi var. Varabileceğin son noktadayız işte.
Onlara uzak, bunlara sessiz, şunlara gülücük.
At kahkahalarını artık saklama. Bak kimse yok yorumlara tanımlara sokacak seni. Bırak gitsin içindeki nedensiz neşeyi.
Sanki ne olacak daha? Giden gitmiş, kıran kırmış, geçen geçmiş. Oturup da daha neyin hesabını yapacağız.

Sal kopyalarını yelkovanla akrebin üzerine. Uğraşsın o, kimsenin ruhu duymaz.

Zaten ben senim, sen bensin, sadece minicik bir incir çekirdeğiyiz üstelik.
Hadi artık ne bekleyeceğiz uygun koşulları, filiz vermeyi, ağaç olmayı, meyve vermeyi. Hadi hadi, döngüler bitmiş.

Hayat bizden başlamış.

Hayat bizden gitmemiş.

Üstelik kaçırmamışız da filmi bak.
Daha sadece reklamlardaymış.

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Çemberin Üstünde Olmak Gerek Bize

Gözlerim bomboş, kilitli ekrana. Ne okusam, ne izlesem tatmin etmiyor. Sırf uyumamak için nafile kaçışlarda usta oldum. Biliyorum.

Kendimi sansürlüyorum,susturuyorum içimdeki sesi. Ses çıkmıyor ki zaten, sadece tuzlu bir iki damla su yüzümde. Kelimelerin akışkanlığını yaşıyorum.

Ve bu çemberde bir nokta sadece, ne ilk ne son.

Ne yana baksam acı, ölüm ve ızdırap ama yine de umut var, ışık var. Ama ışık olsun diye kendimi mi yakıyorum?

Hadi bakalım , ne işe yaradı senin bol kıvrımlı beynin şimdi? Bir bakteri bile senden kat kat daha memnun hayatından. Niye? Evet, basit de ondan.

Karamsar değilim, lanetler de yağdırmıyorum yalnızlığıma.

Belki de sadece "çok hızlı yürüdüm ve ruhum geride kaldı."

Çalışmak diyorum, çaren bak şu kağıtların üstündeki minicik minicik işaret gruplarında saklı. İster inan ister inanma.

Hadi bir gayret, hadi bir adım.

Oysa ben biliyorum ki artık, bunu istemiyorum. Oysa ben biliyorum ki hiç bir halt bilmiyorum ve bilemeyeceğim. Tüm bunlar sadece oyun. Ben biliyorum ki içimdeki salt istek, salt huzur beni yakalamayacak bir kağıt üstünde. Ya da bir deney tüpünde, ya da bilgisayarın sanal deneylerinde. Ben biliyorum ki ben bilmiyorum. Ve evet çağlar sonra daire gene aynı noktaya varıyor. En azından bunu kanıtlıyorum kendime.

Ama bir çember çizmişler benim dışıma. Onun dışına başka bir çember, onun dışına başka bir çember belki de. Ben geçmek istiyorum. İçeride ya da dışarıda değil, tam üstüne tırmanıp noktalarla gezmek istiyorum. Ama yok, bu çemberler benim bildiğim çemberler değil.

Yok, karamsar değilim. İnatçıyım. Ben içeride ya da dışarıda değilim. Ben bir kategori, bir sayı değilim. Ben herhangi bir kağıt parçasında bir kelime değilim. Benim hayatım, benim çemberim sınırlı değil. Ben hayal gücüyüm, fikrim, hissim. Ben aslında yokum ama hiç olmadığım kadar varım. Ben salt bir beden değil, onun en küçük parçasıyım. Ben göründüğüm değil, olduğumum. Konuştuğum değil, sustuğumum.

Gel de anlat, hadi.

Ne olur anlat.

Sen anlatamazsın, ben de anlatamam.

Ve "çözüm" der, uzun kemikli parmaklar kağıt yığınını işaret edip, "çözüm okumakta.Daha fazla ve daha fazla. Kendini kaybedene kadar okumakta."

Ben de anlatan biri çıkana kadar okurum.

Ama işte... işte özlem budur.

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

Dağınık Titreşimler

Antenleri bozuk bir alıcı gibi.

Nargileden bir nefes daha.

Dumanın içinde neler neler gördü kimbilir. Hangi geçmişler hangi gelecekler.

Bazen çok zor bazen çok kolaydı anlamak. Ve hayat hep kolaylarla zorlar arasında gidip geliyordu.

Kalabalıklardaki titreşimleri toplardı antenlerinden. Her bir yüzdeki mutluluk, kırgınlık, hayal ve hayal kırıklıklarının titreşimlerini anında sezer ve antenlerinden alır,kayda geçerdi. Kendinde mimikleri biriktirirdi,koleksiyonlarını yapardı bir nevi. Bu da bir hobi değil mi sonuçta? İnsanları duyguları toplamak,harmanlamak.

Kalabalıkları izlemek aslında her türlü fikrin,her sanatın ve bilimin özüydü. Onun da hobisi buydu,anlamak…

Bir nefes daha… Her nefesle daha bir aptallaştı,daha bir saflaştı. Antenlerindeki tıkanıkları gördü. Kendi hüzünleri, geçmişleri ve gelecekleri antenleri tıkamıştı. Açmak gerekirdi.

Bir nefes daha…

Dumana katılmak ve atmosferde erimek, atmosfere karışmak için. Sonra kimbilir hangi boyutlarda devam ederdi, hayat kolaylaşırdı.

Uyku bile daha az kolaydı, uyku zaten hep azdı. Rüyalardı çok olan, onlar da o kadar çoktu ki bazen gerçek nedir anlaşılmazdı.

Soruları üşüşürdü. Cevaplanamayanları. Onun tapınakları sorulardan oluşurdu da o da dumanlara atlar tapınakları birbir ziyarete giderdi.

Ezgilerde danseden dumanlar, kıvrak hatıralara da götürebilirdi,acı verici ıztırap ve pişmanlık dolu hatıralara da. Yol üstünde birkaç tapınak zaten mutlaka olurdu.

Her duyguyu tatmak gerekirdi anlamak için. Her köşe başına tapınaklar gizlerdi. Bazen tapınakları o kadar gizli olurdu ki onun dışında kimse akıl bile etmezdi oralara bakmayı. Bazen de tapınakları açar, titreşimleri oralarda da biriktirirdi. Düşüncelerin titreşimlerini. Her birini tapınakların kütüphanelerinde biriktirirdi böylece. Belki gün gelir o titreşimler yardım ederdi tapınakları sadece ve sadece kütüphanelere dönüştürmeye.

Her bilgi kırıntısı elzemdi.

Bir nefes daha…Derin çok derin bir nefes…

Ve en derindeki,en huzurlu tapınağa yolculuk.Orada kimlikler ve rollerin kütüphanesi vardı,kutsaldı ve sadece onundu. Herkes de olan bir tapınak olmalıydı bu. Kimileri uğramazdı, tapınak yıkık dökük kalırdı, bakımsız. Ama kalırdı. Kimileri de abartırdı orada yaşamaya başlar titreşimleri biriktirmeyi tümden bırakırdı.

O da ortalarda bir yerdeydi işte. Zamanında evi olmuştu bu tapınak. Artık öğrenmişti tapınaklara kapatmamayı kendini.

Titreşimlerde hayat var. Kaçırmamak gerek dimi?

Ama bu en gizli en kutsal tapınakta da kalmak gerek biraz.Kendini, özel kendini yücelten,kendi yapan titreşimleri gözden geçirmek ,sonra yollara dökülüp geçmişlere geleceklere bakmak…

Eller titrer,gözler uyuşur,duyular körelir,sadece antenler açık kalırdı. Saf yorumsuz titreşimler işlenmemiş birer elmas gibi kayda geçer. O dumanlı yolculuklar eğlencelidir. Mükemmel dumanla mükemmel yolculuklar..

Her yolculuk birkaç sinir hücresini telef ederdi. Olsun,zaten hepsinin belli bir kullanım süresi vardı, ha önce ha sonra, yeterince kullanınca ne fark eder?

Önemli olan düşüncelere çiçek açtırabilmek. Dağınık titreşimleri toplayıp biriktirmek, en değerli kütüphaneleri kurmak.

Mükemmel dumanın bembeyaz olması gibi, mükemmel düşünce de tüm titreşimlerin varolan tüm renklerini barındırır içinde ve beyaza varır.

İşte bazen bu kütüphaneleri de haber vermek gerek ki, anlatmak gerek ki, insanın bedeni ile çürüyüp gitmesinler.

Felsefedir,dindir,huzurdur, varılabilecek sonsuz tatmindir.

O zaman duman da

Araçtır.

Yanik

Arsivden...

Güneş tenimi yakıyor şimdi o tatlı deniz kokusu ile…Bir hayali,bir illuzyonu yaşıyor gibiyim,çölün ortasında o deniz kokusu. Güneş yanıklarım değil canımı acıtan. Benim yanıklarım, içerileride…

Kalbimde yanıklar var mesela. ..Yarım kaldığımdan beri onlar kapanmadı. Öyle bir yanmış ki gözlerime bakanlar görür o kalbimdeki yanığı.

Tenimin en dip köşelerinde yanıklar var mesela. Ulaşamamışım,yanmışım kendi kendime. Sönmeye yakın o gri gözlerini çevirip bir daha yakmış. O yanıkları da bir tek o görmüyor; bakan herkes, gören herkes ne düşünüyor bilmiyorum.

Bir de fikrimde yanıklar var,en zoru,en acılısı. Gölgeliklerimden çıkıp kendi göstermeye çalışan her fikir alışmadığı güneşte,kalabalıkların güneşinde yanmış. Alışamayıp geri döndüğü gölgeliklerde o yanıklar hep parlamış.

En sonunda kağıt yanıklarım var benim. Kendimi yakıp yakıp kağıda döktüğüm anlarda.Ne zaman kağıda döksem kelimenin yüklendiği ağırlıkla ateşle eğilmiş,bükülmüş ve yanmış kağıtlarım. Eşe dosta gösterip gören gözleri ayırt etmiş benliklerim diğerlerinden kağıt yanıklarıyla.Ben ne kadar çoksam o kadar çeşitlenmiş kağıt yanıklarım.

Şimdiyse,güneş yanıklarının tazeliği, sahiciliği ve hafifliğini tadıyor tenim. Öyle masum ki bu güneş yanıkları,hiç kalkmasam güneşin altından yeridir.

1 Mayıs 2007

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails