Sayfalar

dene(me)me etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dene(me)me etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

Soruluk....

Güzel bir yas 27... Güzel. Ne 25in, genclikten yetiskinlige gecis yillarinin etkisi var artik, ne de 30li yillara yapismis agir sorumluluk duygusunun.

Her ikisi de neden yapismistir bu yaslara? Yine kültürle gelenek görenekle aciklayabiliriz, aciklariz da... Bir kadinin 30una geldiginde evli barkli olmamasinin evde kalmak olarak degerlendirildigi bir toplumda elbette 30 ister istemez hafif ürkütücü bir yastir.

Ama o da degil...

30 sanki bir planlama bir progrmlama yasidir. Eger 30un gelisini goruyorsan, hayatinin bu donemi acildiginda ne yapacagini bilmelisin demektir.

27de durunca hem 25i hem de 30u gayet net gorebilirsin. O netlik de sana yapman gereken planlamalarda yardimci olur.

Ve bir 27nin icindekiler bir 25ten yada bir 30dan daha fazladir sanki... 27 kaosun icinden yukselen dogrugan enerji gibidir. 25teki umarsiz devinim gelir, 30daki sorumluluk bilincine donusmek icin bu yangin yerinden gecer.

27nin enerjisi iyi degerlendirilmelidir. Sonrasinda kaybolabilir cunku insan. Hepsi icin olmasa da bazi sorulari sormak icin, bazi adimlari atmak icin 30 cok gectir, 30 geldiginde ne yone gidecegini bilmek icin bazi cevaplarin olmalidir elinde.

Mesela, sen, her gun o gununu inceden inceye tekrar dusunen ve ne kadar istese de bundan kacamayan sen...

Sen biliyor musun gercekten kim oldugunu ve kapasitenin ne oldugunu?

Yeteneklerin ne biliyor musun? Hangi yeteneklerin önemli? Onlarla neler yapmak istiyorsun?

Kimsin sen gercekten kim? Sordun kendine yüzlerce soru her sabah belki de ama hala bir cevabin yok bütününde... Ne kadar diyebiliyorsun ben buyum diye? Ne kadarini kendinin baskalari sekillendiriyor?

Hangi yönlerin olgunlasmis, nelerin cig kalmis? Nelerin hep cig kalmasini istiyorsun ve neden?

Habire soru sorup duracakmisin hayatin boyunca? Gercekten istedigin bu mu? Yoksa sende de bir yerlere, bir inanca, bir ideolojiye kendini capalama ihtiyaci cikacak mi ilerleyen yillarda?

Dürüst müsün kendine? Dürüst müsün cevrene?

Kac masken var senin? Bir temizlige girissen, söyle bir silkelesen kendini kac kisi dökülür icinden ve kaci gereksizdir, kacina ihtiyacin var hala ve de olacak? Neden? Neden bir tane yetmiyor veya gercekten yetmiyor mu?

Ne yapacaksin hayatinin olgunluk doneminde? Ne senin icin ilk onemli neler daha az onemli? Nasil baslamali nasil bitirmelisin aklindakileri? yapabilir misin gercekten ve nasil?

Kimi seviyorsun en cok? Bir cocuga sorulan soru gibi... Hangisini daha cok seviyorsun? Otur dusun, senlerini,aileni, dostlarini, asklarini , asiklarini....

Ailene nasil daha yakin olacaksin? Bu ozlemini nasil gecireceksin? Ne yapacaksin iki yakasi bir turlu biraraya gelmeyen bu gomlegi uzerinde tutmaya calisirken?

Adil misin gercekten? Kendine, ailene, dostlarina, ihtiyaci olanlara, tanidiklara, tanimadiklara?

Nerden gelir senin adaletin, yargilarin? Nedir senin hayata bakisin? Senin ahlakinin cizgileri var midir? Neler olusturur senin ulkenin sinirlarini? Kimlere giris serbesttir? Kimler disarida bekler durur? Kimler yasaklidir?

Sen kimlere yasaklisin? Neden?

Sen kimleri seversin? Kimler seni sever?

Kimlerin üzerinde izin, emegin var? Kimlerin senin uzerinde izleri, emegi var? 

Hangisi huzur vermis kalbine ogrendiklerinin, hangisi buyutmus nefretini, kinini? Tabii bir de, nasil ogrenirsin sen? Nasil ogretirsin ogretmek istersen?

Ogretin var mi senin? Kimdir ilk ogretmenlerin?

Ask nedir senin icin? Sevdan nedir? Bir insana duyulan midir Ask yoksa daha genis midir?

Kime asik olabilirsin sen? Kimi istersin bir omur yaninda yada istermisin birini gercekten?

Kimi cekmek istersen yanina bir sevgili olarak? Kimleri gorur gozun, kimleri farkedersin ve neden? Ne kadar vaktin, enerjin var bir sevgiliye ayiracak gunu ve yeri geldiginde? Ona neler verebilirsin, ondan neler beklersin?

Yalniz misin sen? Seviyor musun yalnizligi eger oyleysen?

Guclu musun? Inatci misin? Anlat nasilsin? Bir mucadelenin bir savasin icine dalabilir misin gozlerin kapali?

Sen neden bilimi sectin meslek olarak? Hangi meslegi en iyi yaparsin? Peki ne yapacaksin geri kalaninda hayatinin?

Bir tepsi var onumuzde sanki, gumus bir tepsi, once kenarlardan golgelerde kalmislarindan baslamali parlatmaya....O tepsi paril paril olmali, gun isigina cikana dek....

30una kadar sure veriyorum kendime... aklima gelen her soruyu yazip da her soruyu cevaplamak icin 30uma kadar sure veriyorum...

Yorulma luksum yok artik benim...

Vazgecmekten de yillar once vazgectim.

Salı, Temmuz 06, 2010

Kapa Gozlerini

İnsan bir cevabı olmadığı zamanlarda kendini bilerek aptallaştırabiliyor.

Bir nevi savunma mekanizması: "Evet, önümde bir cevap olması gereken yerde birşey göremiyorum, ama orada olmalı. Görmeye çalışmam ve çalışmam gerek ama bunun yerine gozlerimi ellerimle kapatmayı seçebilirim. Dolayısıyla, orada olup olmaması, görüp görememem farketmez."

İlk başta çok saçma gelebilir, insanın kendini körleştirmesine karşı bağırıp çağırmaya başlayabilir, işi en uç ideolojilere dökebilirsiniz. Ama sakin olun gerek yok. Evet, bu göz bandı, bu aptallaşma, çok mantıklı. Evet, yeri geldiğinde çok gerekli. Evet, bazen keşke daha azını farketsem, daha azını sorsam diyorsunuz.

Ama bilinçli aptallaşmanın yan etkileri var. Mesela nerede frene basacağınızı tutturamayabiliyorsunuz.Sizin sadece bilmeye tepki koyduğunuzu sandığınız yer geçilmiş.Bilmeme eylemine o kadar çok gömülmüşsünüz ki, siz yumuşacık bilmemenin içinde kendinizi güya aptallaştırırken, dışarıda herşey son hızı ile akıp gitmiş.

Bilmenizi gerektirecek birşey kalmamış ama renkler de solmuş.

Çok gitmişsiniz.

Burada durup bir kendilik hesabı yapmak gerekiyor sanki. Bunu hala önemsiyor muyum? Garip, acaip, tuhaf sıfatlarına alışkanlığım bağımlılık oldu mu? Etrafıma kıyasla sıradan ve özelliksiz olduğum zaman ürperecek miyim, pişman olacak mıyım?

Ve sorulardan kaçış daha büyük soruları kucağınıza bırakıveriyor böylece.

Yanıtları yok.

Cevap sunağı gene boş.

Ve aptallaştırma arayışı geriye doğru son sürat kaçışla son buluyor. Yalnızlığınıza koştuğunuzu bilseniz de...

Cuma, Mart 19, 2010

Zarifçe saçmalamak


Bir saat daha astım duvarıma şimdi... Artık kimin sayesinde bu sefer bilmiyorum.

Bu saatlerin her biri, bir benin ömrü kadar... Kaç ben çıktıysa benden içeri o kadar çok saat var. Yetmiyor gibi yenileri ekleniyor, ne mutlu. En yalnızımda bile yalnız değilim aslında.

Bu içerideki baskı bende acil bir kusma isteği uyandırıyor. Epeydir bir yoğunlaşma mı oldu, iç hacmim mi kaldırmıyor artık, bilemiyorum. Ama bütün bunlar bana dalgalı denizde kalakalmış taka etkisi yapıyor: içim sallanıyor, midem bulanıyor...

Tıbbi bir açıklaması da varmış üstelik bu "iç tutması" sendromunun... Deniz tutmasından hallice, beyninde elektrik fırtınaları estiren cinsinden bir tutulma...

Her anormalin kaderinde olduğu gibi, bu anormalin de normalleşmesi, normlara uyması, normları öğrenmesi vs vs gerek... Dolayısıyla ne yapıyoruz? Sabah akşam tok karnına...

Kahvaltı hazırlıyorum sabahları şöyle şımarmak gibisinden... Sıcak sıcak kara çay, peynir ve peynir, sıcak ekmek ve taze çekilmiş bir soru isareti... Bir hocam tavsiye etmişti her sabah bir hipotezle kahvaltı etmemi. Ben de ciddiye aldım, saygım sonsuzdur. İçinde artık nasıl bir bağımlılık yaratan madde varsa bu hipotezin, günler aylar yıllar içinde hep sabahları baş köşedeydiler kendileri... Benimle yaşlandılar, yıllandılar... Ama ordalar... Gitmiyorlar artık...


Evet efendim, yine hayırlı sabahlar... Göz kapaklarının bir kırpma anından daha fazla kapalı kalamadığı bir gecenin daha ardından, türlü türlü renkleri gökyüzünün bu gri damlı şehirde bile istersem hayat olacağını fısıldıyor. Biliyorum, çok iyi biliyorum... Ama ben çayımı içmekle meşgulüm o anda... Günün içindeki isteklere gelemiyorum bir türlü...

Sabahta takılı kalıyor gibi günler... Geceler gündüzler kuyrukları dolanmış kediler gibi...

Birşey bekliyorum farkındayım. Sırf ben değil galiba tüm şehir farkında... Zira benimle beraber o da rahatlayacak. Koskoca bir şehrin enerjisini soğuruyor olabilirim, içimde öyle kocaman bir kara delik açıldı geçenlerde... Hani ne bekliyorsam, bekliyoruz demek daha doğru o yüzden...

Tabii buradaki ilginçlik de bekleme eylemi hakkında, kendisi hariç hiçbir şey bilmediğim... Bu sefer bilmediğimi bilmek de rahatlatmayacak, hatta artık birşeyler bilebilsem hiç fena olmayacak.

Kafamı kaldırıp bir nefes alayım, kırk yılda birlik bir güneşi var puslu şehrimin diyorum. Başımı kaldırıyorum, bu ani hareketle irkilen beyin sıvım dengimi büsbütün şaşırtıyor bana.

Saçmalanın zarifçesi bu yaptıklarım... Kim kaçmış bugüne kadar kendi içindeki akıl hastanesinden? Kaç kişi farkında öyle bir yer olduğunun?

Kim neden istesin ki anlamını bile bilmediği bir normalliği?

İpliğimi pazara çıkartma çabam bu büsbütün, kendi manasızlığımı sergileme, bir yadırgatma gibi belki... Rahatlayacak mıyım bir açılıp saçılsam? Hiç zannetmiyorum. Ama açılabilirim. Bu da bir hareket olur sonuçta, bir iç savaş, bir iç kıyım belki, bir iç boşluk getirirse beraberinde... Neden olmasın? Kendimi azaltmam gerektiği gün gibi ortada...

Benim çokluğumda galiba problem, o da varsa... Aslında birer sabun köpüğü pek çoğu ama gerçekleri gelene kadar birilerinin yerini kapatmak durumundalar. Gerçekleri gelince içten dışa alınırlar, hafiflerim, ama dıştakinin de elimi tutup beni hafifletmek istemesi gerek bu durumda... Ve sırf bunu düşünmek bile bir saat daha astırabiliyor duvarıma...

Ben susup bir çay daha koyayım en iyisi...

Bugün belki de gündoğumu morla başlar.

Pazartesi, Ocak 25, 2010

Modern ve korkak

- Yoldan gecen digerlerine nasil bir etkisi oluyor bilmiyorum ama bu amcanin caldigi aletten cikan ezgiler (ismini hala ogrenemedim, Avustralya yerlilerin kullandigi bir calgi) ne zaman duysam bana "Dur ve kendine gel" diyor, "cok hizli yuruyoruz ve ruhumuz geride kaliyor". -

Modernlesmek ugruna insanligin vazgectigi seyleri dusununce eski caglardan birinde, degerleri ugruna savasan bir kadin olmayi su anda bulundugum yerde olmaya tercih ediyorum.

Neden bilmiyorum, artik herseyin suyunun ciktigi hissinden kurtulamiyorum. Teknolojinin, kultur anlayisinin, iliski anlayisinin...

Ozgurlesmeyi duslerken ilk ozgurlesmemiz gereken sey bu modern denilen yasam tarzi galiba. Gidebilecegimiz cok bir yer kalmadi artik... Tukettik ve tukendik.

Biraz durup nefes almamiz, biraz durup gercekten neyin onemli oldugunu gormemiz gerekiyor galiba...

Ne mi onemli olan? Ask... Varolmasi gereken, bizi insan yapan tek sey Ask... Bir sevgiliye duyulan Ask degil sadece... Varolmaya ve varolana duyulan Ask... Hayatin kendisine duyulan Ask...

Ve Ask ne aceleye geliyor, ne de baskiya. Zamanimiz olmadigindan degil de daha cok cesaretimiz olmadigindan sanirim Ask'a yuz ceviriyoruz. Yok, acindirma degil yada karamsarlik edebiyati degil. Bizi cepecevre saran gercek ne yazik ki bu. Biraz durup dinlensek hayatimizin her kosesinde cicekler actirabilecekken kosmaya devam ediyoruz.

Iki kisinin Ask'ini iki bedenin iliskisine indirgiyoruz, bunu daha onemli daha elzem bir ihtiyac olarak goruyoruz. Arkadasligin Ask'ini sirtimizi dayadigimiz duvarlara indirgiyoruz. Doganin Ask'ini zaten ilk once olduruyoruz, basimizi asfalttan kaldirip da ruzgarda titreyen yapraklarin zerafetine bakmayi aklimizdan bile gecirmiyoruz. Insanliga duyulacak Ask'i hirslarla boguyoruz. Ozgurlesemiyoruz, fikrimizdeki Ask'i savunmuyoruz, savunana duvarlar oruyoruz.

Ve en sacma ve acinasi olan, bunlarin farkina varsak bile hep baskalarini sucluyoruz. Hissetmeye bir saniye ayirmaya cesaret edemedigimiz icin hep baskalarini, hep baska seyleri sucluyoruz.

Oysa sadece ve sadece biziz durmaya cesareti olmayan. Modern olmayi asik olmaya tercih eden biziz, kendimiziz.

Bizim Ask'a cesaretimiz yok.

***********************

Son zamanlarda -biraz da icimde buyuyen isyanin vakitsiz patlamasini engellemek icin herhalde- birseyler ciziktirmeye ve camurdan heykelcikler yapmaya verdim kendimi. Ozellikle hamura sekil verirken insan farketmeden kendi ruhuna da sekil veriyor galiba. Sessizlikte yada eskilerden bir sesin, mesela Frank Sinatra'nin esliginde, beyninizin icindekileri uc boyutlu hale getirirken sadece resimleri degil dusunceleri de canlandiriyorsunuz aslinda. Dusunceler boyut kazaniyor, elle tutulur hale geliyor. Dusuncelerinizin ana hatlarini degil ince kivrimlarini da farkediyorsunuz. Yani kendinizle karsilasmaya hazirsaniz ya da bunu zaten duzenli araliklarla yapiyorsaniz, dusunceli heykelcikler yapmak beyne siesta etkisi yapiyor.

***********

Gene gelip Ask'a baglarsak, icimizde sakli olani disari vuruyoruz ya heykelciklerle... yada kagida dokulen kelimelerle, vurulan firca darbeleriyle... Ask'i hissetmeye bir adim daha yaklasiyoruz boyle anlarda... Icimizde kalmis canliligi disari sunmaya hazir hale geliyoruz. Meraklilara ya da Ask'a acikmislara, olur da gunun birinde karsilasirsak sunacak birseylerimiz olmus oluyor bir bakima.

Zira Ask'a hazirliksiz yakalanmak da guzel ama yine de ona nasil davranacagini bilmek, gordugun yerde tanimak gerek... Ask'i ve Ask'i gonlunde barindirani, onu gormeden gecip gidenlerden ayirmak gerek... Potansiyel gorulenlere de cesaret vermek gerek, hadi biraz daha gayret demek gerek... Belki de potansiyel gorulenlere heykelcikler vermek gerek...

Cogalmak icin en basta umudu kaybetmemek gerek... Sezgilere tutunmak gerek...

****************

Ask hassastir demistim ya, asik olan da hassastir. Ask'a kendini adayan Cezmi Ersoz tabiriyle camdan bir gemidedir. Saydam, sahici ama kirilgan...

Saydam olana soz gerekmez, gormek isteyen , bakmasini bilen icindekini gorur zaten.

Kirilgan olan aslinda cesur da olandir belli bir yerde. Kirilmayi goze alandir, degil mi?

Ask'i o zaman saydam gemiler icinde yuzdurmek, cesur olmak gerekir. Tabii bir de gemiyi sadece kendi icinde yuzdurmemek gerekir.

Yani Ask'a hazirsan, Ask'a verebilecegin, paylasabilecegin birseylerin oldugunu dusunuyorsan, Ask'i taniyanlara kapilari acik birakabilmek de gerek galiba... Urkmemek... Ayni sekilde acik kapilardan gecmekten de urkmemek... Kesfetmekten korkmamak...

**********

Kendi adima konusayim, yaptigim en buyuk hata kendimi birseylerin arkasina gizlemek... Surekli, birseylere ayak uydurmaya calisirken, kendimi, dusuncelerimi, hislerimi perdenin arkasinda birakmak... Hos, herkes gibi benim de nedenlerim olabilir, bahaneler one surebilirim...

Cesur muyum yeteri kadar? Edebiyatini yaptigim kadar cesur muyum?

Cesurdum... Oldukca cesurdum... Sonra ne oldu bilmiyorum, yavas yavas kendini ogutme yarisina katilmis olabilirim... Eskisi gibi cesur olabilmeyi ozluyorum...

Kendi adima nedenler gerekceler ariyorum, gemileri tekrar acik sularda yuzdurebilmek icin neden gerekiyor saniyorum...

Ve bunlari buraya yazabildigime gore, sacmaladigimin da farkindayim... Bir neden gerekmiyor... Cesurlugum toylugumdan kaynaklanmiyordu ki, tekrar o cesareti bulabilmek icin nedene ihtiyacim olsun... Ogrendigim sey, cesaretle aptallik arasindaki ince cizgiydi, dogrudur. Onu da gormek gerek...Ama bu vazgecmek demek olmamali, umudu kaybetmek demek olmamali....

Kendi uzerimde calisma nedenim olabilir olsa olsa... Kendimi canlandirmak, hadi kizim sen bu kadar pisirik degilsin demek icin, bir zombi olmana ramak kalmis demek icin nedenim olabilir...

Yeniden hisler filizlendirmek gerek, hislerine sahip cikmak gerek... Isigina, sevgine, yuregine sahip cikmak gerek... Bunu yazabilecek noktaya getirmek icin kendimi nedenler bulabilirim istersem...

Heykeller yapip paylasabilmek icin nedenler bulabilirim...

Heykelleri herkesle paylasmamanin nedenlerini bulabildigim gibi, paylasmam gerekenden korkmamak icin de bir suru neden bulabilirim aslinda...

Adim atilamayan yerde adimi atmak icin, atilmamasi gereken yerde sessizce bekleyebilmek icin neden bulmak da zor degil....

Isin ilginc tarafi, ne benim ne de baska birinin aslinda bu nedenlere ihtiyaci yok...

Bir sevgiliye, dostuna, ailene, dogaya, varolusun kendisine Asik olabilmek icin nedene ihtiyac yok.

Farketmeye ihtiyac var.

Bu modern yarista ustlendigimiz sifatlari bir kenara birakip, insan olarak saf Ask'i tadabilmek icin fark etmekten baska birseye ihtiyacimiz yok.

Cuma, Mart 13, 2009

Teori Nedir, Ne Değildir?

Gündemde TÜBİTAK sansürü ve Evrim Teorisi olunca, "Bu bir teori sadece" yaklaşımıyla evrimin geçersizliğini ilan etmeye çalışanları gene her gün duyar olduk.

İşin en kötü yanı da, bu insanların açıkça teorinin ne olduğunu bilmemeleri. Bu insanların hayatları boyunca bilimsel hiçbir şeyi açıp okumamış oldukları aşikardır ve elbette okumayı sevmeyen bir insanın kulağına ne fısıldarsanız ona inanır.

Bilimsel olsun olmasın bir konu üzerinde tartışma yetisini ve üstüne üstlük tartışılan konuyu çürütme yetisini kendinde gören insan, en başta o konuya hakim olmalıdır. Oysa söz konusu olan şey bilimse, herkes atıp tutar. Herkes bir anda bilim insanı kesilebilir. Gazetelerde bir iki haber okumuş olmak yeterlidir bunun için. (Bunun en büyük nedeni de bilimin halka yeterince inememesidir ki bu apayrı bir tartışma konusudur.)

Gene aynı noktaya geliyoruz. Bilim eğitiminin ortaokul lise çağlarından itibaren üstünkörü gittiği bir ülkedeyiz.

Burada önemli olan şey şu: Hakkında bu kadar çok atıp tuttuğumuz TEORİ aslında ne demek? Kaçımız bunu biliyor?

İlk düşünülen cevap büyük olasılıkla "bir olguyu açıklamak için öne sürülmüş ancak hakkında yeterince kanıt bulunamamış, kanun olamamış fikirler bütünü". Eğer bunun Teori olduğunu düşünüyorsanız, size tavsiyem bilimsel bir teori hakkındaki tartışmalara katılmadan önce bir kez daha düşünün: Çünkü tanımladığınız şey HİPOTEZe daha yakındır.

Peki Teori'nin tam tanımı nedir? "Zaman içinde defalarca test edilmiş, fakat hiç yanlış çıktığı görülmemiş, öngörülerinde doğru çıkmış hipoteze teori (kuram) denir." Örnekler Newton'un "yerçekimi teorisi", elektroniğin temelindeki "elektromanyetik teorisi" ...

Kanun nedir? Kanun "bir olgunun genelgeçer anlamda tanımlanmasıdır". Ancak bu kanunun değişmez olduğu anlamına gelmez. Kanun çok basit şekilde açıklanmış, ve kapsamı bir teorinin kapsamından çok daha kısıtlı olan bir prensiptir. Temelde kanun detaylı açıklamalara girişmez, varolan bir olguyu "tanımlar" denmesinin nedeni de budur. Teoriler varolan bu kanunların etrafında şekillenebilir, kanunların sunduğu tanımlardan yararlanarak onları geliştirir ve daha geniş ve ayrıntılı açıklamalar sunar. Teori bu yüzden kanunlara göre daha komplekstir, incelediği alan daha geniştir ve "açıklayandır" diyebiliriz. İlk aklıma gelen örnek mesela ideal gaz kanunu. PV =nRT formülü ÖSSden pek çoğunuza tanıdık gelecektir. Bu formül doğada varolan bir olguyu bize tanımlamaktadır ve bu formül örneğin kinetik teorisi ile açıklanabilir, kanıtlanabilir.

Kısaca kanunlar, tanımlayan prensiplerdir ve teoriler de olgulara getirilen detaylı, geniş kapsamlı ve doğruluğu kanıtlanmış açıklamalardır diyebiliriz.

Yani bir teori kanıtlandıktan sonra kanun haline geçmez!!!Teori zaten kanıtlanmıştır. Teorinin kanuna dönüşmesi de bize ortaokul ve lisede öğretilen kocaman yalanlardan biridir. Teori ve kanun, bir olguyu bilimsel metotlarla açıklama girişimlerinde başarılı olan girişimlerin vardığı son noktadır. Kanunun kemikleşmiş bir teori olduğunu iddia etmek zaten bilimsel metotun kendisine ters düşmektedir: Eğer bir olguyu açıklayan bir böylesine kemikleşmiş bir "kanun" bulmuşsanız, o konuda açıklamaya değer bir şey kalmamış demektir. Oysa ki bu bilimin evrimi ve devinimi düşünüldüğünde olasılık dışıdır. Örneğin: Newton "Kanun"ları Einstein'in Görelilik "Teori"si sayesinde eskiden açıkladığı düşünülen pek çok konuda geçersiz kalmıştır. Ama bunun nedeni Kanunun yıkılması değildir,Newton'un sunduğu tanımların, prensiplerin kullanılmasıyla inşa edilen Genel Gravitasyon Teorisi eski kanunların geçerlilik alanını değiştirmiştir.

Burada internette dolaşırken bulduğum bir çalışmadan örnek vermek istiyorum:

Çalışma için : http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/166/orta3-yalcin.htm

Dolayısıyla, Evrim teorisine geri dönersek : Evrim Bir Teoridir ve bu yüzden kanıtlanmıştır, geçerliliği sürekli kanıtlarla desteklenmiştir ve desteklenmeye de devam etmektedir. Evrimin geniş kapsamı ve barındırdığı çeşitlilk, ve aslında ana düşüncenin de bu çeşitliliğe dayanması sebebiyle kanunlar, tanımlar beklemek henüz çok mantıklı değildir. Ancak evrim teorisi genetikten fiziğe ve kimyaya pek çok bilim dalının kanunlarından beslenmektedir. Evrimin kendi kanunlarını oluşturması için vakit gerekmektedir çünkü daha önce de dediğimiz gibi evrim teorisinin çalışma alanı bir kanuna kıyasla çok daha geniş ve komplekstir. Diğer bilim dallarına kıyasla çok gençtir. Ama bütün bunlar geçerliliğinden hiçbir şey kaybettirmektedir.

Evrim Teorisi hakkında GERÇEKTEN yeterli kadar bilgisi olan herkes, evrimin "genel" bir formül ile açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu da bilir. En başta, evrim teorisi pek çok kola ayrılmıştır, bu kolların pek çok dalları vardır ve bu dalların bir kısmında (örn. nonlineer dinamikleri kullanarak) belli tanımlar ve formülasyonlar yapmak mümkün olsa bile bütünüyle bir YASA, genelgeçer bir tanım getirmek İMKANSIZDIR. Ama bu imkansızlık Evrim Teorisi'nin kanıtlanamamasından dolayı değildir. Adı üstünde Evrim çoktan bir TEORİ olmuştur, çünkü şu ana sürekli olarak destekleyecek kanıtlar bulunmuştur ve evrim son derece sağlam bir teoridir. Bunu arkadaş arasındaki tartışmalarda "Teori bunlar, yok öyle birşey" şeklinde çürütmeye çalışmak da sözlerin sahibi kişinin kendisini komik ve acınası bir duruma düşürmesinden başka bir işe yaramaz.

Evrim teorisine şu anki karşı çıkısların nedeni ile yüzyıllar önce dünyanın dikdörtgen bir tepsi sanılması ve bu yüzden de dünyanın yuvarlak olduğuna karşı çıkılması arasında da hiçbir fark göremiyorum. Hatta ikisinin de temelinde yine aynı kemikleşmiş inançları ve bu inançların değişmesinden korkan, değişmemesinden de çıkarı olan insanları görüyorum. Bilimsel bir olgu olan evrim ne dini inançlarla çürütülebilir ne de çeşitli -izmlerle örtüştürülebilir. Bilim ve din, bilimsel düşünce ve inanç birbirinden bağımsız varolur ve birbiriyle çatışmak zorunda "değildir".

Sonuç olarak, eğer bu yazıyı okuyan ve evrim teorisinin teori olmasından ötürü saçmalıktan ibaret olduğunu iddia edenler varsa bir kaç uyarım olabilir :

Teori nedir tam olarak öğrenmeden, bilimsel düşünce şeklini tam olarak hazmetmeden bu tip tartışmalara girerek elde edeceğiniz tek şey düşüncelerinize saygı duyulmaması ve tartıştığınız konuda bir bilginiz olmadığı açığa çıkacağı için de "bilgisizliğini laf salatasıyla örten insan" damgası yemeniz olur.

Ayrıca Evrim Teorisi Darwin'den ibaret değildir. Darwin'in teorinin gelişimine çok büyük katkısı olmuştur, ama kendisi ne evrim teorisini araştırmış tek bilim adamı ne de teorinin babasıdır.

Okuyun. Öğrenin. Elbette kulaktan dolma bilgilerle oraya buraya saldırmak daha kolay ve günlük hayatta isterseniz de buna devam edin. Ama saldırmaya çalıştığınız şey bilim ise, bilimsel düşünce ile inancın arasındaki en büyük farkın sorgulamak ve kanıtlamaya çalışmak olduğunu, bunun içinde en azından öğrenmek için bir çaba içinde olmanız gerektiğini unutmayın. Aksi takdirde sözleriniz hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

(aşağıda tüm anlattıklarımı ufak bir şemayla özetlemeye çalıştım. Umarım olmuştur.)

Pazartesi, Ağustos 04, 2008

Yok Olmak Üzerine...

Bir arkadaşımın bir lafına takıldım : "Bilirsin o yokolmayı sever." Telefonunu kapatmıştı bahsettiğimiz kişi, ulaşamıyordum. Aslında evine gidip bakmamıştım bile çünkü tahmin ediyordum, şehirde değildi.

Ama o şimdi yok mu olmuştu? Telefonunu bilerek kapatmıyor muydu? İçi sıkıldığı için bilerek kaçmıyor muydu şehirden? Geri dönmese bile yok oldu denebilirmiydi gerçekten?

Bilmiyorum. Belki de yok olmayı becermiştir gerçekten. Yanlış anlaşılmasın, bunu ciddi söylüyorum, yok olmak çok büyük bir beceridir. Var olmaktan daha zordur.

Mesela...

Telefonunu ararsınız, cevap yoktur. Evine gidersiniz, ilginç, ışıklar yanıyor, pencere aralı. Kafayı uzatıp içeriyi görmeye çalışırsınız. Herşey yerinde. Evde herhalde diye bir daha ararsınız, telefonun sesi odadan gelir. Evde evde dersiniz. Kapıya yönelirsiniz, ilginç. Kapı aralıktır, girersiniz. Yeni pişen yemek ocağın üstünde tütmektedir hala, yatak dağınıktır. Çanta cüzdan kimlikler kartlar herşey ortadadır. Banyo da boştur, ev de boştur. Ama sanki karşı komşuya çıkılmış gibidir.

Ama tanıdığınız, aradığınız kişi orada da değildir.

Şehirde de değildir.

Ülkede de değildir.

En önemlisi yok olabildiyse kendinde de değildir.

Yok olmuştur!

Yok olmak kendisiz gitmektir aslında. Herşeysiz hiçbir şeyli gidiştir, tek yöndür.

Ve yok olanın ardından saygıyla anılmalıdır ismi.

O yok olmayı başarmıştır.

Belki hatırlayan da çıkar, tarihte de vardır böyle efsaneler. Özellikle Uzak Doğu'da ermişler efsanelerin sonunda yok olurlar.

Çünkü öz, Yoktur.

Olur da Olabilirsem bir gün, sadece deyiniz ki :

Vardı, ama daha önemlisi Yoktu.

Salı, Haziran 10, 2008

Küçük Gri Hücrelerde Kıpırtılar 2

Çevremiz biz anladıkça,fark ettikçe değişir.

Baktıkça daha fazlasını görmeye, algılamaya başlarız.

Ve değişen çevremizle biz de değişmeye devam ederiz.

İnsanın bütün bu kavram kargaşasına ilk dalışı iletişim için olmuştu. İletişim daha çok soruyu beraberinde getirdi. Bu sorulara - bazen sırf iç huzursuzlukları örtmek için - verilen cevaplar yeni tanımlamalar getirdi. Yeni kavramlar doğdu. Ve biz farketmeden kendi tanımlarımız, kendi kavramlarımız içinde sıkıştık. Anlamak için parçaladıklarımızı birleştirmeyi unuttuk, sonra tümü unuttuk, sonra da görememeye başladık aslında.

Şimdi ilginç bir şekilde başa dönüyor ve aslında ne kadarı "hissettiğimizi" ve ne kadarı "anladığımızı" yeniden sorguluyoruz. Elbette bu sorgulamaları farketmek için kabullerimizin gelişmesi, kabullerimizin olgunlaşması ve bizim bu kabulleri aşmamız gerekiyordu.

Söylenecek çok şey var ama en kolay yola kaçacağım : (Ne Biliyoruz Ki?- What the bleep do we know?)






Birilerinin bütün bunları toplayıp bir film haline getirmiş olması o kadar hoş ki gerçekten.Huzur doluyorsunuz :)

Küçük Gri Hücrelerde Kıpırtılar 1


Güçlünün kazandığı bir dünya bu değil mi? Hayır, ilk haliyle değil. Biz yokken değil.

Güçlünün kazandığı bir dünya değil, çünkü doğanın kendisinde kazanmak yada kaybetmek yok. Av-avcı ilişkisinde de avcı kazanan değil. Dengenin sağlanması için bu böyle ve kazanmak ya da kaybetmek bu anlamda yok. Bu insanin ayrimci zihninin bir sonucu.

Sadece bir döngü var. Bir başı yada sonu yok. Doğanın içinde bu döngü gizli. Biz kendimizi doğadan üstün görüp bu döngüyü kaçırarak yapabileceğimiz en büyük yanlışı yapıyoruz. Doğanın organik birer parçasıyız. Herşeyin birbiriyle kardeş olduğunu,tüm canlılığın eş oluğunu anlamak neden bu kadar zor olabilir? Herşeyin bir olduğu savı hoşgörü ve paylaşımı beraberinde taşır.Ama kardeşlik aynılık değil.

Denge düzen demek değil. Dengenin içinde farklılık ve temelinde de kaos yatar.

“Modern” insan, hoşgörüsüz ve bencil.Her ne kadar hızla gelişen bir bilinç olsa da insan hala dengeden uzak. Dengeyi bulabilmek için paylaşımı görmesi ve hoşgörüyü anlaması,özümsemesi gerekir. Bunlar kabul edilen birer yasa olamaz. Doğanın yasaları yok aslında. Yapılabilecek tek şey anlamak,anlamaya çalışmak. Ama tümü görerek.

Anlamak tümüyle ilkel oluşu gerektirmez. Tersine anlamanın getireceği bizim teknolojimizin çok üstünde olacak; bu noktada kötüye kullanma da var olmayacak. Zaten insanlar birbirlerini de anlamayı ön planda tutacak ve birbirlerine üstün gelmeye çalışmayacak. Şu anda hiyeraşiyi güçlendirmekte kullanılan bilim ancak bu ortamda gerçekten özgür olabilir. Bilim anlamak için hizmet ettiği zaman sadece bilim olabilir. Cevabın kendisinden çok sorunun önemli olması da bu yüzden; çünkü her cevap bir soruyu getirecek ve döngünün bir sonraki aşamasına, belki de, geçilebilecek.

Anlamak için sormak gerekir.
Sormak için düşünmek gerekir.
Düşünmek içinse özgür olmak gerekir.
Hiçbir şey aslında düşünceyi engelleyemez.
İnsanın tek hapishanesi insanın kendi aklıdır. (bunu benden önce de düşünen biri vardı.)
Aklın sınırları hoşgörü ve paylaşımla genişler ve bu sürekli geri beslemeli bir döngüdür.

Felsefe insan düşüncesinin birikmesiyle olan bir "sonuç" aslında. Bir çok felsefenin sonunda din haline gelmesi neden peki? Çünkü insan kendi engellediği beyninde,aklında engelleri göremiyor. Bir kurtarıcı arıyor, aradığı kurtarıcının kendi olduğunun farkına varmadan. Kendisi sadece kendi engellerini kaldırabilir ama bu kolay değil şüphesiz. Bu durumda alışılan kolaycılık hazır felsefeye yöneliyor. Onu birer yasa gibi kabul ediyor. Soruların cevaplarının soru olduğunu unutarak doğrularını bulduğunu düşünerek yalanlarıyla zihnini doyuruyor. Felsefe düşünme iken din düşünmek istememe oluyor. Kimse kimseyi düşünmesi için zorlayamaz. Pek çok felsefeyi din haline getiren üstünde düşünülmemesi. Aslında felsefe pek çok insanın farklı yollardan benzer sonuçlara çıktığı yolların toplamıdır ve din olarak kabullenilmiş her felsefenin kabullenme sonucu belli yerlerde tıkandığı ama daha önceden düşünülüp paylaşılmış olanların farklı topluluklar için dini kurallar haline geldikten sonra bile birbirlerine çok benzediğini görmek şaşırtıcıdır.

Saf dinlerin gösterdiği yöntemler, ibadetler aslında insanın zihnini rahatlatma, huzura eriştirme amacı taşır. Bu bir nevi düşünmeyi kolaylaştırıcı, insana kendi girdaplarında kaybolmaması için yol gösterici özellikte. Huzura erişen bir beyin için anlayışa giden tüm yollar önünde serili, onu aydınlatan yıldızların olduğu gökyüzü berrak. Bu haliyle saf din, aslında toplulukların hayatı algılama, anlama ve yaşama için ortaklaşa izledikleri yollar gibi. Saf dinin gösterdiği yollar, ne zaman ki toplulukları güden emirler olarak algılanmış, ne zaman ki dinin aslından onu yorumlayanların düşüncelerini ezberleyerek uzaklaşılmış, orada aslında felsefe/dinin işaret ettiklerine yüz çevrilmiştir.

Ne yazık ki bizim zamanımızda saf din kalmadı. Dolayısıyla, “modern” anlamda bakınca, din yoktur. Düşünce vardır. Felsefe vardır. Din susturulmuş ve konuşması istenmeyen düşüncedir. Bunun farkına varıldığında inanmak, çözümüne inanmak, anlamanın arayışında bir yol olacağından artık engel değildir. İnanmak soru sormayı engellemediği sürece zaten felsefe değil midir?

İnsanın sormaktan kaçması insanın aklındaki ilk engel.

Ama en önemlisi değil.

İnsanın ilk günlerinden beri olan bu kolay sonuca varma,kestirmeden gitme alışkanlığı ilk ve en basit engel.

Sahiplenme ise belki de en büyük engel. Sahiplenmenin gözle görünür sonuçlarının bazıları bencillik, üstünlük duygusu, savaşma dürtüsüdür.

Bizim her gün okullarda yaptığımız şey nedir? En büyük sahiplenme değil mi? Bize biçilen rolü sahiplenmek değil mi? Oysa başkalarının önceden düşündüğü şeylerin izinden gitmek, bize söylenenleri yapmak düşünmek midir? Bize bir seçim sunuluyorsa bu seçimin belli bir rolün gereği olup olmadığını düşünüyor muyuz? Gerçekten kendi özgür irademizle mi seçiyoruz? Eğer seçimimizden sonra özgürce hareket edemiyorsak, bu seçimle ilgili başka rollere uymak zorunda kalıyorsak bu seçim göründüğü gibi özgür bir seçim midir,yoksa kendimizi özgür hissetmemiz için verilen bir elma şekeri midir?

Örneğin eğer seçimimiz bilim insanı olmaksa neden hala birbirimizle yarışıyoruz? Yarışıyorsak seçimimiz bilim insanı değil en iyi olmaktır. Bilim insanı olmak için en iyi olmak değil, anlamak öğrenmek önemli değil mi? Neyde nasıl en iyi olduğumuz farketmez. En iyi olmak bize biçilen roldür, bizden her zaman en iyi olmamız beklenir. Yapamaycaksak yine başka bir rol biçilir onda da hizmet ederiz. Oysa bu ikisi de olmayabiliriz. Ne sahip ne de sahiplenilen.

Kendimiz olmak için özgür seçim yapmamız gerekir.

Tüm bu sahiplenme güçlünün yendiği sanal dünyayı oluşturur. Gerçek değiller. Sahiplenme ortadan kalktığında önüne çıkan dağların birer serap olduğunu görmek de şaşırtıcı ama beklenmesi gereken bir şey.

Bununla beraber bu rolleri kabullenmiş insanların arasında yeni ve gerçek dağlarla da karşılaşılacak. Hiçbir yol düz değil. Ama anlamanın önünde engel olmadıkları sürece hiçbir dağ aşılmaz değil. İnsan beyninde özgür olduktan sonra hiçbir engel önemli değil.

Sahiplenmezsen ve sahiplenilmeye karşı koyarsan doğaya yaklaşabilirsin. Buradaki sahiplenme terimim açık mı acaba yeterince? Doğal koşullarda, mesela primat topluluklarına baktığımızda, (alan, rol, eş, hatta yiyecekler üzerinde) sahiplenme çok açık ve net bir amaç taşır: Çoğalmak. Hayatta kalmanın da doğada çoğunlukla amacı çoğalabilmek, topluluğu devam ettirebilmektir. Bu benim kullandığım anlamda bir sahiplenme olmuyor, sanırım bu açık.

Elbette özgür seçimle de zor olanı yani sahiplenmeden vazgeçmeyi reddedebilirsin. Bu, bir an için 3D gözlüklerini çıkartıp çevrendekilerin gerçek görünümlerine bakmak sonra 3D gözlükleri tekrar giymeye karar vermek gibi. Ama insan bunu özgürce seçiyorsa yine sorun değil. Bu onun özgür seçimidir. Bir bakıma kendini kandırmak,kendine yalan söylemek olsa da bilinçli olarak bunu seçebilir.

Yani İkinci engel sahiplenme...

Paylaşmak gerekiyorsa paylaşabilecek birilerinin olması gerekir. Ve insan paylaşmadıkça özgürleştiğini hissedemiyor. Nerede olduğu anlaması için dışarıdan bakabilmesi gerekiyor. Son engel belki de bu anlamdaki yalnızlık. Ama elbet bir gün bir insanla daha paylaşabileceğini,en azından düşündüklerinin bir kısmını, kelimelerle anlatılamayanlar içeride kalsa bile, biraz da olsa paylaşabileceğini bilmek, umut etmek bu son engeli de kaldırıyor.

O halde (engeller kalkınca)...

Yürümeyi öğrenmek gerek.

Yürümeyi başladıkça seçimlerimiz, isteklerimiz belirginleşecek, ve algımız berraklaşacak. Gerçeklik kavramına dalmak istemiyorum, ama şu alıntıyı da yapmadan edemedim : (Ne Biliyoruz Ki?- What the bleep do we know?)



Tüm "giyindiklerimizi" o 3D gözlüklerle beraber yolun kenarına bırakmayı başarabilmek...O hafiflik...

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

Pozitif misin?


Her gecen gun etrafimda daha fazla insanin "pozitif düşünme"ye başladigini ve bunu bi sekilde hayatlarina uygulamaya calistiklarini göruyorum. Elbette zor gorunen bir sey bu bazen, butun dunya ustumuze ustumuze geliyormus gibi oldugunda mesela. Ama aslinda gercekten de o kadar zor degil.

Sanirim once "pozitif"in ne olduguna karar vermek gerekiyor. Ne pozitif ne negatif bizim icin? Herkesin bu tip soyut kavramlarda (kötü/iyi, guzel cirkin gibi) kendine has tanimlari var elbet. Bu konuda genelgecer bir tanim mumkun olmasa da, tanimin kendi "görelilik"lerimiz ve cevreden dogan "görecelik"lerden cikacagini dusunebiliriz.Yani ne kadar da olsa - doganin bir kanunu- yaptigimiz hic bir tanim diger sözlüklerdeki diger tanimlardan bagimsiz degil. Yani pozitif dedigimizde ortaya cikan kavram da aslinda bize göre ve cevremize kıyasla pozitif olarak adlandırılacak seyler. Dolayısıyla pozitif dusundugumuzde sadece kendimize göreyi hesaba kattigimizda o "evren"e göre pozitifligi tam doldurmayabilir. Ama pozitifligi tanimlarken cevre etkenleri nasil hesaba katabiliriz? Etrafımızdaki butun "görecelik"leri fark etmek imkansiz dünya popülasyonunu göze alirsak örnegin. O zaman ne yapmalı? Benim kendi kendime gelistirdigim ufak bir yol var,ve beni su siralar cok mutlu ediyor. O yüzden paylasmak istedim.

Cok basit aslinda. Pozitif dusunuyorum ama abartmıyorum :)

Daha dogrusu baktim pozitif dusunme biraz cetrefilli bir is, ben de diger tarafa geciyorum ve "negatif düsünmeme"yi seciyorum. Cogunlukla notr bırakıyorum kendimi. En iyisi olacak, en guzeli olacak elbette, icimde her zaman "hayat güzel", "karsima da hep en güzel olasiliklar cikacak" cümleleri donuyor durmadan. (Herkesin dalgalanmaları vardır, önemli olan dalgalanmanın boyutu, seni asil senden ne kadar saptırdıgıdır ;) ) Boyle tanımlayınca pozitifi, yani pozitifi notre cekince, hersey bir anda acılıveriyor. Pozitifin her zaman sizi havaya ucuracak seyler olmadigini fark ediyorsunuz. Pozitifin bazen hayat tecrubesi anlamında pozitif oldugunu goruyorsunuz. Bazen cok ufak ,belki de belirlediginiz "nihai pozitif amaç" için -varsa eger- önemsiz görünen bir ayrıntıdan alacaginiz zevk de zaten tam bu noktada yatıyor. Pozitifligi ne kadar genis tanımlarsanız o kadar cok ayrıntı görüyorsunuz. Dünya kaotik, dinamik bir yapı. Ve hayat ayrıntılarda gizli aslında. İşte o "pozitif amaç koyma"nın, mesela pozitif dusunmeye "abartıp" kendinizi hep en yukarılarda gormenin, onu amaclamanin doguracagi, sizin farketmeyeceginiz ve gene sizin icin aslinda "negatif" olacak sonuclari olabiliyor. Ne gibi mesela? Mesela o göz ardı ettiginiz ayrıntıda gizlenecek mutluluk, memnuniyet parcaciklari gibi. Bir mutluluk parcacigini kacirmaktan daha "negatif" ne olabilir ki? Bu aslında suna benziyor: Bir is kadini dusunun,onun pozitifi basarisina odaklanmis. Otobusu ile isine giderken her sabah kendini dolgun ucretli saygı goren bir mevkide imgeliyor, onu yaratmaya calisiyor. O camdan bakarken günes isiklari birden bulutlarin arasindan cikiyor ve gökten dusen minicik su damlalarina carparak binbir renge ayrılıyor, gözkyüzünü boyuyorlar,sahane bir manzara, tüm canlilari hayran birakan bir manzara. Ama is kadinimiz kendi hayaliyle mesgul, kendi planlari, kendi gelecegiyle. Bugunku,o anki eglenceyi kaciriyor. Taptaze toprak kokusu doluyor aralık camdan iceri. O hissetmiyor. Tum algılar hayal etmeye odaklanmis. doganin sundugu mutlu etme potansiyelini acikca kucumsemek degil mi bu aldirmazlik? Peki niye? Kesinlikle hayal etmesin, biraksin, basari da neymis felan demiyorum, demek istedigim bu degil. Herkes kendisini mutlu edecek seyleri yaratmaya calismali elbette. Ama abartmadan :) Yasami kacirmadan. Pozitif dusunmeye calisirken kendine ket vurmadan, algına ket vurmadan. Farkında olacagim diye kasip tüm farkindaliklarini koreltmeden.

Evet, aslinda demek istedigim bu. Kasmamak gerek :)

Mesela aklıma simdi bir örnek daha geldi.

Olaylara pozitif bakmaya calisan birkac kisiden duydugum ve beni dusunmeye sevkeden cok basit cumlelerden biri: "Gülü seven dikenine katlanır. Pozitif bakmak lazım. Bu da hallolur" tarzı bir konusma. İyi de, katlanmak? Belli ki bir memnuniyetsizlik bir kabullenmeme var hala. O zaman "kabul etmiyorum" demek lazım. Pozitif dusunmek kadercilik degildir ki! Benim icin degil en azından. Ama su olabilir "Her dikenin orda olmasinin bir nedeni var." :) O zaman zaten katlanmak gibi benim tuylerimi diken diken edecek kadar "negatif" bir kelime de ortadan kalkıyor. Ama hersey gibi bunu da abartmamak gerek. Harekete gecmek gereken yerde "bunun da bir nedeni vardır elbet" demek de bazen "pozitif"ligi,pozitif secenekleri kacirmak demek oluyor. Kader bizim yarattigimiz bir sey. "Pozitiflik" de bunun icin var.

Aklıma geldi,paylasmak istedim. Bir sure once baktım, mutlulugu tanımlamis,kaliplara sokmusum, mutlulugu ararken hayati kacirmisim. Daha gec degil. Ben de mutluluk sinirlarimi olabildigince asagilara cektim :) Kaldirmak daha guzel olurdu elbet. Bakalım.

Bu yazıyı okuyan herkes, sevgi ve isikla kalin efendim! :)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails