III.
Normal nedir derim hep. Üstelik tek ben de demem. Bir-ben-var-benden-daha-ben-bazen, o da çok der bunu.
Neye normal denir? Bize niye anormal denir? Bize anormal mi denir? O zaman a-normal nedir? Başa dön: normal nedir?
Sabah ve akşam bir uydu gibi döndüğüm bir yörünge var. Yörüngenin sabah kısmının (M noktasından B noktasına en kısa gidiş) sonlarına doğru yol üstündeki ikinci kavşak gelir karşıma. Ayılmadan çıktığım günlerden biri ve cebimde bozukluk varsa, sol elimde az şekerli koyu kahve vardır. Kulağımda mp3-çalarım, o noktaya geldiğimde ya "People are strange" diyordur ya da "Where is my mind?". Mp3-çalarım bozuk, koyduğum şarkı sırasını da ben yapmadım ama hep aynı sıra çalıyor. O yüzden de yolda ne kadar oyalandığıma bağlı olarak o kavşağa geldiğimde bu ikisinden biri çalıyor. Bir de saat 10 olmadan vardıysam kavşağa ve hava hafif bulutluysa (havanın bu mevsimde, o saatte, bu şehirde berrak olma ihtimali gökten saksı yağma ihtimali kadar dersiniz. Denir evet, genellikle. Normalde demeyeceğim. Genellikle de değil aslında. Çünkü ben kaç kere denk geldim.) , hava hafif bulutluysa diyorduk, güneş çok ilginç bir renge bürünüyor ve benim karşıya geçmek için beklediğim yere gözleri kör edici bir şekilde sırıtıveriyor. Gözüme giren bu güzel, sıcacık güneş, kulağımdaki melodi, elimdeki kahve derken bendenizde gevşek bir gülümseme beliriyor. Bunu takiben de karşı kaldırımda birileri varsa, yüzlerinin bir anda bana kitlendiğini farkediyorum. Gülümseme yayılıyor.
Niye bu kadar tarif ettim? Normalin tanımını yaptığımı düşündüğüm anı hayal edebilin diye.
Yukarıdaki gibi bir gün, kahve, müzik, ışıklar ve güneş... İşte orada! Cevap. Normali buldum.
Buldum da...
Devam etmeden ne bulduğumu söyleyeyim.Hatta ondan önce de belirteyim : Ben matematikçi değilim! Yaptığım önermelerde ve QED kısayollarında sorun olabilir. Onarması için bir karabatak bulunur diye umuyorum.
Kendi çapımda uygulayabileceğim bir tanım bu: Normal bir durumun en çok tekrarlanan haline denir. Yani "basit" istatiksel olan normali hayata oturtuverdim (Lütfen bana Poisson Gauss demeyin şu noktada, yazının sonunda diyebilirsiniz.) .Zaten tanım buydu diyecekseniz. Hayal kırıklığına uğradınız belki. Belki diyorsunuz bu kadar tantana bunu için miydi? O zaman durun bir daha düşünün nelere normal dediğinizi. Normalin tanımı sosyal konulara gelince kağıt üstünde durduğu gibi durmuyor. Normalimiz -kişisel özellikleri geçtim- yetiştiğimiz ülkeye, yetişme şartlarımıza, eğitim durumumuza ve güncel konulara göre değişiklik gösteriyor. Bir standardımız yok normal için. Hatta bana öyle geliyor ki neyi görmek, duymak, yaşamak istiyorsak ona normal diyoruz. Olur mu? Olmaz, benim için en azından. Elbette normalin tanımından sonra normalin dışı, içi gibi konular da gündeme gelir. Sonra bizim ikili-düşünce-sistemine şartlanmış aklımız alışkanlıkla yapıştırıverir: normal = iyi, anormal = kötü. Orada durunuz, bunlar yalan, bildiklerinizi unutunuz, reset atınız. Ve ben burada kendimce normali tanımladıktan sonra da lütfen iyi-kötü gibi sınıflandırmalara girmeyiniz, gerek yok.
Geri gidelim tanıma: Güzel, dimi? Güzel geliyor kulağa. Niye? Çünkü basit, bilinen ek araçları var ileri analizler için ve içinde esnek bir kesinlik barındırıyor (Bu deyişi çok seviyorum!).
Normal bir durum için... Ama mesela biraz genişletirsek, olay uzayı olarak belli bir insan topluluğunu, durum olarak bir insan tipini seçersek, normal bir insan, baz alınan toplulukta en çok görünen insan tipine denir. (Burada tanımda hafif bir hava kaçırma oluyor, insan tipi kavramını statik değil!) Bunun gibi gidebilir sanki...
Hah, tam bu noktada, "sanki" der demez suratımdaki gülücük kayboluyor. Göttingen'deyim. Burası itinayla seçilen bir olay uzayı. Rasgelelik neredeyse yok gibi görünüyor ama seçinilen numuneler öyle bir numune ki, o kadar kararsızlar ki, o kadar her an herşey olabilir ki...
En çok tekrarlanan örnek için normal dedik ve uzayımız ne kadar rasgele seçilmişse o kadar güzel diyebilirsiniz ama rasgeleliliği arttırdıkça standard sapmalar felan da artıyor. Üstelik görünürde o kadar da rasgele olmayan ama derinlere indikçe rasgelenin en rast gelmişinden bir uzaydan bahsediyoruz.
Hadi bakalım, tanımımız patladı. Sırf insan tipi değil. Hani insanları tanımlamayı çoktan geçtim. Ama burada o kadar çok şey yaşadım ki : "Hadi be, olma ihtimali çok düşük" dediğim. İlk senenin sonunda iki cümleden ve bir kavramdan çoktan vazgeçmiştim bile: "Bunun olma olasılığı çok düşük.", "Bu da deli!" ve kavram olarak da ... ta-ta-ta-taaaaaam : NORMAL! Peki vazgeçtin de niye tekrar aranıyorsun derseniz: yakın zamanda lazım oldu.
Yani durumumuz: "Hadi buyur burdan yak" ve sözde bir özne olmayı seven sessiz bir kişilik olarak da sanal bir tartışma başlatıyorum, buyrun bana normali tanımlayın, ikna edin beni.
Önceden uyarayım, burada ayrıntıya girmedim ama evet, olasılık dağılımları üzerinde de az buçuk kafa patlattım :) Ayrıntıya girmiyorum ve kendimi tartışmalara saklıyorum. Tartışa tartışa açılalım efendim.
Çarşamba, Şubat 25, 2009
Sözde Özne
I.Söz örterse Sus'u,
Sus Göz'de.
Sus örterse Söz'ü,
Söz Göz'de.
Sen örtersen Göz'ü,
Ben sözde.
II.
Eliniz incinir. Sararsınız. Bazen o sargı çok sıkı gelir. Ama farketmezsiniz. Hani rahatsız etmeyen bir sıkılıktır o. Her yere hala kan gitmektedir. Ama deri pek nefes alamaz sanki. Öyle düşünürsünüz. Ama o hafif uyuşukluk hissi de hoşunuza gider.
Elinizi tekrar kullanabileceğinizi farkettiğinizde, açarsınız sargıyı. Uzun zamandır hareket etmemiş olmanın verdiği bir şaşkınlık vardır elinizde. Daha doğrusu sizde, çünkü eliniz söz dinlemez. Açmaya çalışırken bir bebek gibi izlersiniz elinizi, nasıl hareket ediyor diye. O sırada farkedersiniz, sargılı eliniz sargısız elinizden daha pürüzsüzdür. Hafif bir izi vardır sargının belki, o kadar.
Pamuk gibidir eliniz.
Yeni gibidir.
Bazen sırf bu yüzden ellerimi, kollarımı sarasım gelir. Kendimi sarasım gelir.
Nereye kadar sararsam açılmam bir daha onu bilemem. Ondan korkarım. Çok sarmam. Biraz sararım. Yenilendiğim kadar.
Hem incinen yerler varsa da iyileşmiştir. Ne güzel.
Sargı çok kalırsa hatta belki, deri öyle incelir ki, sonunda içindeki boşluğu, bulutları gösterebilirim herkese.
Herkes sarmalı kendini, sımsıkı, hava boşluğu kalmamacasına. Sonra da açmalı. Sonra tekrar sarmalı, sonra tekrar açmalı.
Kötü değil, kötü değil. Kendini sevmece.
kaynak : do{ Sus += Sus ; Söz -=Söz ;}while(göz>0);
Salı, Şubat 17, 2009
Oturmaya mı geldik?
Hadi kalk.
Gidiyoruz.
Yorgunsun, biliyorum, ama yetmedi mi boş yere oturup da saniyeleri susturduğumuz?
Zaten göz açıp kapaman yeter, yol yoksa yolculuk da yok.
Uzak ve dokunulmaz. Sınırsız ve bizim. Şekilsiz ve dokundukça renkleniyor dip köşe.
Gel, boşver şimdi. Neymiş bütün o sorular, bırak gitsin. Zincirlerimizden kurtulmuştuk güya, nasıl da demirlemişiz olasılıksızlıklara. Özgürlük bağımlısı olmuşuz kendi aklımızda.
Akıp gitsin zaman dediğin kuruntu.
Sessizlik. Tek cevap bu.
Yollara düşmenin ne alemi var. Varabileceğin son noktadayız işte.
Onlara uzak, bunlara sessiz, şunlara gülücük.
At kahkahalarını artık saklama. Bak kimse yok yorumlara tanımlara sokacak seni. Bırak gitsin içindeki nedensiz neşeyi.
Sanki ne olacak daha? Giden gitmiş, kıran kırmış, geçen geçmiş. Oturup da daha neyin hesabını yapacağız.
Sal kopyalarını yelkovanla akrebin üzerine. Uğraşsın o, kimsenin ruhu duymaz.
Zaten ben senim, sen bensin, sadece minicik bir incir çekirdeğiyiz üstelik.
Hadi artık ne bekleyeceğiz uygun koşulları, filiz vermeyi, ağaç olmayı, meyve vermeyi. Hadi hadi, döngüler bitmiş.
Hayat bizden başlamış.
Hayat bizden gitmemiş.
Üstelik kaçırmamışız da filmi bak.
Daha sadece reklamlardaymış.
Gidiyoruz.
Yorgunsun, biliyorum, ama yetmedi mi boş yere oturup da saniyeleri susturduğumuz?
Zaten göz açıp kapaman yeter, yol yoksa yolculuk da yok.
Uzak ve dokunulmaz. Sınırsız ve bizim. Şekilsiz ve dokundukça renkleniyor dip köşe.
Gel, boşver şimdi. Neymiş bütün o sorular, bırak gitsin. Zincirlerimizden kurtulmuştuk güya, nasıl da demirlemişiz olasılıksızlıklara. Özgürlük bağımlısı olmuşuz kendi aklımızda.
Akıp gitsin zaman dediğin kuruntu.
Sessizlik. Tek cevap bu.
Yollara düşmenin ne alemi var. Varabileceğin son noktadayız işte.
Onlara uzak, bunlara sessiz, şunlara gülücük.
At kahkahalarını artık saklama. Bak kimse yok yorumlara tanımlara sokacak seni. Bırak gitsin içindeki nedensiz neşeyi.
Sanki ne olacak daha? Giden gitmiş, kıran kırmış, geçen geçmiş. Oturup da daha neyin hesabını yapacağız.
Sal kopyalarını yelkovanla akrebin üzerine. Uğraşsın o, kimsenin ruhu duymaz.
Zaten ben senim, sen bensin, sadece minicik bir incir çekirdeğiyiz üstelik.
Hadi artık ne bekleyeceğiz uygun koşulları, filiz vermeyi, ağaç olmayı, meyve vermeyi. Hadi hadi, döngüler bitmiş.
Hayat bizden başlamış.
Hayat bizden gitmemiş.
Üstelik kaçırmamışız da filmi bak.
Daha sadece reklamlardaymış.
Pazar, Ocak 25, 2009
Bir Masa Saatinin Varoluşunu Sorgulaması
Saatin kolları dolandı birbirine.
Vazgeçtiler ilerlemekten.
Hem ilerleselerdi de
Kendilerini kandıracaklardı.
Akıllıca bir seçimdi dolanmak
İnsanca bir bakış açısıyla.
Ama dolanmayı seçmemişlerdi aslında.
Çaresizdiler.
Zira çok bir sarhoştu
Saatin minik pili.
Şaşırdı eksiyi artıyı.
Saat de şaşırdı önceyi sonrayı.
Şimdi bu dolanmış haliyle
Eminim farketmiştir
Varoluşundaki anlamsızlığı.
Çok da güzel küfretmiştir
Kendisini oraya yerleştirip de
Olmayanı göstermesini bekleyen
Bendenize.
Aramızda kalsın bu:
Aslında zavallı saatçik
Sadece bir avuntuydu,
Yalanları yuttuğuma
Kendimi inandırmak için.
Vazgeçtiler ilerlemekten.
Hem ilerleselerdi de
Kendilerini kandıracaklardı.
Akıllıca bir seçimdi dolanmak
İnsanca bir bakış açısıyla.
Ama dolanmayı seçmemişlerdi aslında.
Çaresizdiler.
Zira çok bir sarhoştu
Saatin minik pili.
Şaşırdı eksiyi artıyı.
Saat de şaşırdı önceyi sonrayı.
Şimdi bu dolanmış haliyle
Eminim farketmiştir
Varoluşundaki anlamsızlığı.
Çok da güzel küfretmiştir
Kendisini oraya yerleştirip de
Olmayanı göstermesini bekleyen
Bendenize.
Aramızda kalsın bu:
Aslında zavallı saatçik
Sadece bir avuntuydu,
Yalanları yuttuğuma
Kendimi inandırmak için.
Pazartesi, Ocak 19, 2009
Çemberin Üstünde Olmak Gerek Bize
Gözlerim bomboş, kilitli ekrana. Ne okusam, ne izlesem tatmin etmiyor. Sırf uyumamak için nafile kaçışlarda usta oldum. Biliyorum.
Kendimi sansürlüyorum,susturuyorum içimdeki sesi. Ses çıkmıyor ki zaten, sadece tuzlu bir iki damla su yüzümde. Kelimelerin akışkanlığını yaşıyorum.
Ve bu çemberde bir nokta sadece, ne ilk ne son.
Ne yana baksam acı, ölüm ve ızdırap ama yine de umut var, ışık var. Ama ışık olsun diye kendimi mi yakıyorum?
Hadi bakalım , ne işe yaradı senin bol kıvrımlı beynin şimdi? Bir bakteri bile senden kat kat daha memnun hayatından. Niye? Evet, basit de ondan.
Karamsar değilim, lanetler de yağdırmıyorum yalnızlığıma.
Belki de sadece "çok hızlı yürüdüm ve ruhum geride kaldı."
Çalışmak diyorum, çaren bak şu kağıtların üstündeki minicik minicik işaret gruplarında saklı. İster inan ister inanma.
Hadi bir gayret, hadi bir adım.
Oysa ben biliyorum ki artık, bunu istemiyorum. Oysa ben biliyorum ki hiç bir halt bilmiyorum ve bilemeyeceğim. Tüm bunlar sadece oyun. Ben biliyorum ki içimdeki salt istek, salt huzur beni yakalamayacak bir kağıt üstünde. Ya da bir deney tüpünde, ya da bilgisayarın sanal deneylerinde. Ben biliyorum ki ben bilmiyorum. Ve evet çağlar sonra daire gene aynı noktaya varıyor. En azından bunu kanıtlıyorum kendime.
Ama bir çember çizmişler benim dışıma. Onun dışına başka bir çember, onun dışına başka bir çember belki de. Ben geçmek istiyorum. İçeride ya da dışarıda değil, tam üstüne tırmanıp noktalarla gezmek istiyorum. Ama yok, bu çemberler benim bildiğim çemberler değil.
Yok, karamsar değilim. İnatçıyım. Ben içeride ya da dışarıda değilim. Ben bir kategori, bir sayı değilim. Ben herhangi bir kağıt parçasında bir kelime değilim. Benim hayatım, benim çemberim sınırlı değil. Ben hayal gücüyüm, fikrim, hissim. Ben aslında yokum ama hiç olmadığım kadar varım. Ben salt bir beden değil, onun en küçük parçasıyım. Ben göründüğüm değil, olduğumum. Konuştuğum değil, sustuğumum.
Gel de anlat, hadi.
Ne olur anlat.
Sen anlatamazsın, ben de anlatamam.
Ve "çözüm" der, uzun kemikli parmaklar kağıt yığınını işaret edip, "çözüm okumakta.Daha fazla ve daha fazla. Kendini kaybedene kadar okumakta."
Ben de anlatan biri çıkana kadar okurum.
Ama işte... işte özlem budur.
Kendimi sansürlüyorum,susturuyorum içimdeki sesi. Ses çıkmıyor ki zaten, sadece tuzlu bir iki damla su yüzümde. Kelimelerin akışkanlığını yaşıyorum.
Ve bu çemberde bir nokta sadece, ne ilk ne son.
Ne yana baksam acı, ölüm ve ızdırap ama yine de umut var, ışık var. Ama ışık olsun diye kendimi mi yakıyorum?
Hadi bakalım , ne işe yaradı senin bol kıvrımlı beynin şimdi? Bir bakteri bile senden kat kat daha memnun hayatından. Niye? Evet, basit de ondan.
Karamsar değilim, lanetler de yağdırmıyorum yalnızlığıma.
Belki de sadece "çok hızlı yürüdüm ve ruhum geride kaldı."
Çalışmak diyorum, çaren bak şu kağıtların üstündeki minicik minicik işaret gruplarında saklı. İster inan ister inanma.
Hadi bir gayret, hadi bir adım.
Oysa ben biliyorum ki artık, bunu istemiyorum. Oysa ben biliyorum ki hiç bir halt bilmiyorum ve bilemeyeceğim. Tüm bunlar sadece oyun. Ben biliyorum ki içimdeki salt istek, salt huzur beni yakalamayacak bir kağıt üstünde. Ya da bir deney tüpünde, ya da bilgisayarın sanal deneylerinde. Ben biliyorum ki ben bilmiyorum. Ve evet çağlar sonra daire gene aynı noktaya varıyor. En azından bunu kanıtlıyorum kendime.
Ama bir çember çizmişler benim dışıma. Onun dışına başka bir çember, onun dışına başka bir çember belki de. Ben geçmek istiyorum. İçeride ya da dışarıda değil, tam üstüne tırmanıp noktalarla gezmek istiyorum. Ama yok, bu çemberler benim bildiğim çemberler değil.
Yok, karamsar değilim. İnatçıyım. Ben içeride ya da dışarıda değilim. Ben bir kategori, bir sayı değilim. Ben herhangi bir kağıt parçasında bir kelime değilim. Benim hayatım, benim çemberim sınırlı değil. Ben hayal gücüyüm, fikrim, hissim. Ben aslında yokum ama hiç olmadığım kadar varım. Ben salt bir beden değil, onun en küçük parçasıyım. Ben göründüğüm değil, olduğumum. Konuştuğum değil, sustuğumum.
Gel de anlat, hadi.
Ne olur anlat.
Sen anlatamazsın, ben de anlatamam.
Ve "çözüm" der, uzun kemikli parmaklar kağıt yığınını işaret edip, "çözüm okumakta.Daha fazla ve daha fazla. Kendini kaybedene kadar okumakta."
Ben de anlatan biri çıkana kadar okurum.
Ama işte... işte özlem budur.
Acele
Kokunu bende unutmuşsun.
Dün buldum yastık kılıfımın içinde.
Yıkamayla geçmemiş boş hayal kokusu.
Şanslısın, kokunu buldum.
Ama yüzün hala kayıp.
Dün buldum yastık kılıfımın içinde.
Yıkamayla geçmemiş boş hayal kokusu.
Şanslısın, kokunu buldum.
Ama yüzün hala kayıp.
Perşembe, Ocak 08, 2009
Bolero
Etrafınızda gittikçe yoğunlaşan kara bulutlar görüyorsanız ilacı : Bolero...Ravel'in meşhur başyapıtından bahsediyorum.
Ne zaman kendimi kendimin diplerinde hissetsem, bir el uzatıp açıyorum youtube'dan bir konser kaydı ve geçiyorum karşısına. Bu ne demek? Bu hareketsiz, kıpırdayamadan, tüy gibi bilinçsiz bir şekilde kendini müziğe bırakmak ya da sen tutsan bile onun seni alması demek. Bolero böyle bir parça.
Bolero aslında bir latin müzik türünü ve onunla ilişkili dansı ve şarkıları temsil eder. Karakteristik özelliği yavaş ama keskin temposudur. İspanya'da Sebastiano Carezo ve Küba'da Pepe Sanchez kendi ülkelerine has boleroların babaları olarak bilinirler. Bu iki boleronun çıkışları birbirinden bütünüyle bağımsız olmuştur. Bolero daha sonra Latin Amerika'ya yayılır ve farklı formlar kazanır.
Klasik müzikte boleronun etkisi Chopin'den Debussy'e pek çok farklı bestecide kendini gösterir. Ama en bilinen bolero Ravel'in başyapıtıdır. Aslında temelinin büyük bölümünde bolero değil, Küba'da tangonun öncülü diyebileceğimiz habanera yatar. Parçanın orjinal ismi de Fandango'dur ve Rhapsodia española isimli bir bale eserinde yer alır. Ancak daha sonra bir konser parçasına dönüşmüştür. Bence çok da iyi olmuştur.
Ravel'in Bolerosu çok ama çok hafif başlar. Duymakta zorlanırsınız. Kulak kabartmanız gerekir dikkatlice. Müziğin kendi özelliğinde olsa da bu kadarı bence Ravel'in zekasıdır. Sizi müziğe odaklayarak başlar. Yavaş yavaş yükselirken müzik siz ne birer birer kendini gösterip gittikçe çoğalan enstrümanları ne de melodideki hafif oynamaları farkedersiniz. Müzik içinize adeta akar.
Başından sonuna Bolero, ruhunuzu bir şelalede yıkamak gibidir.
Bolero'nun hakkını vererek çalınabilmesi için devasa bir orkestra gerektiğini düşünüyorum. Şu ana kadar izlediğim tüm değişik kayıtlardan da aynı sonuca çıktım. Ne kadar çok müzisyen, ne kadar usta bir şef, o kadar güzel bir Bolero. Özellikle de konserleri izleyin, müzisyenlerin kendilerini kaptırışlarını, el hareketlerini, giderek artan coşkularını ve huzurlarını seyredin.
Bolero hem görsel hem işitsel bir meditasyon.Sürekli tekrarlanan o temel melodi, bir mantra gibi içinize işliyor. Ama hiçbir mantra sizde böylesine coşku, böylesine bir huzur yaratamaz diye düşünüyorum. Çünkü bu mantra tüm duyularınıza hitap ediyor.
Peki ben niye bu kadar övdüm şimdi bu parçayı? Sonuçta zevk meselesi kesinlikle. Ama ben az önce, birden içimden uyanan bir ışıkla farkettim ki Bolero hayatı anlatıyor. O sürekli tekrarlanan melodi işte hayatın özü. 10. dakikadan sonra da uyanış, farkına varış başlıyor. Hem sadece hayatı da değil, Aşk'ı anlatıyor. Ben zaten Aşk'ı hayatın salt bir parçası gibi düşünemiyorum, bizzat hayatın kendisi ile örtüşüyor Aşk.
Doğduğumuz andan itibaren, her bir köşeden sesler fışkırıp usulca karışıyor hayatımıza. Biz onları yoğuruyoruz ve kendi hamurumuzu yapıyoruz farketmeden. Sonra ilerledikçe yolumuzda, sesler belirginleşiyor. Eğer korkuyorsak, korkmaya, sinmeye alışmıssak, soruları sormayı unutmuşsak, bu sesler, bu gittikçe belirginleşen sesler çekilmez bir gürültü halini alıyor. Eğer merak ediyorsak hala, hala cevapsızsak, bu melodinin içine gizlenmiş cenneti farkediyoruz. Ve istesek de istemesek de bu müziğin içerisinde ilerliyoruz. Ya gürültülü bir cehennem oluyor sonu ya da farkındalığın aydınlattığı bir cennet bahçesi.
Cennetimizi de cehennemimizi de içimizde büyütüyoruz. Hamurumuzu düşüncelerimizde, zihnimizde pişiriyoruz.
Peki ya Aşk'ı televizyonlardan mı tanıyoruz yoksa içimizden mi? İçimizdeki kıvılcımlar Aşk. Ama sadece bir insanın bir insana duyduğu değil. Aşk, varlığın ötesine geçebilecek tek yüce duygu. Tek kalıcı duygudur bence. İnsan gözlerini açtığından son kez kapadığı ana kadar onu hayatta tutar. Varolan tüm çiçeklerden, varolan tüm baharatlardan sarhoş edici bir parfüm gibi biraz biraz barındırır içinde. İçimizde ilkin bir ateş böceği gibi farkettiğimiz, giderek bir yangın gibi bizi saran, renklenen, çoğalan ve huzura varan Aşk. Paylaşıldıkça sesleri çoğalan, gürleşen Aşk.
Bolero sadece bir beste. Ama her sanat eseri gibi hayatı ve Aşk'ı, dolayısıyla da cenneti ve cehennemi, huzuru ve hüznü içinde taşıyor.
NOT:
Sizlerle çok beğendiğim bir konser kaydını daha öncede paylaşmıştım. Bu linkten ulaşabilirsiniz:
Ve harika bir modern/tango yorumu :
Son olarak, Bolero gibi sade ama çarpıcı bir parçaya gidebilecek en sade ve en etkileyici dans:
Ne zaman kendimi kendimin diplerinde hissetsem, bir el uzatıp açıyorum youtube'dan bir konser kaydı ve geçiyorum karşısına. Bu ne demek? Bu hareketsiz, kıpırdayamadan, tüy gibi bilinçsiz bir şekilde kendini müziğe bırakmak ya da sen tutsan bile onun seni alması demek. Bolero böyle bir parça.
Bolero aslında bir latin müzik türünü ve onunla ilişkili dansı ve şarkıları temsil eder. Karakteristik özelliği yavaş ama keskin temposudur. İspanya'da Sebastiano Carezo ve Küba'da Pepe Sanchez kendi ülkelerine has boleroların babaları olarak bilinirler. Bu iki boleronun çıkışları birbirinden bütünüyle bağımsız olmuştur. Bolero daha sonra Latin Amerika'ya yayılır ve farklı formlar kazanır.
Klasik müzikte boleronun etkisi Chopin'den Debussy'e pek çok farklı bestecide kendini gösterir. Ama en bilinen bolero Ravel'in başyapıtıdır. Aslında temelinin büyük bölümünde bolero değil, Küba'da tangonun öncülü diyebileceğimiz habanera yatar. Parçanın orjinal ismi de Fandango'dur ve Rhapsodia española isimli bir bale eserinde yer alır. Ancak daha sonra bir konser parçasına dönüşmüştür. Bence çok da iyi olmuştur.
Ravel'in Bolerosu çok ama çok hafif başlar. Duymakta zorlanırsınız. Kulak kabartmanız gerekir dikkatlice. Müziğin kendi özelliğinde olsa da bu kadarı bence Ravel'in zekasıdır. Sizi müziğe odaklayarak başlar. Yavaş yavaş yükselirken müzik siz ne birer birer kendini gösterip gittikçe çoğalan enstrümanları ne de melodideki hafif oynamaları farkedersiniz. Müzik içinize adeta akar.
Başından sonuna Bolero, ruhunuzu bir şelalede yıkamak gibidir.
Bolero'nun hakkını vererek çalınabilmesi için devasa bir orkestra gerektiğini düşünüyorum. Şu ana kadar izlediğim tüm değişik kayıtlardan da aynı sonuca çıktım. Ne kadar çok müzisyen, ne kadar usta bir şef, o kadar güzel bir Bolero. Özellikle de konserleri izleyin, müzisyenlerin kendilerini kaptırışlarını, el hareketlerini, giderek artan coşkularını ve huzurlarını seyredin.
Bolero hem görsel hem işitsel bir meditasyon.Sürekli tekrarlanan o temel melodi, bir mantra gibi içinize işliyor. Ama hiçbir mantra sizde böylesine coşku, böylesine bir huzur yaratamaz diye düşünüyorum. Çünkü bu mantra tüm duyularınıza hitap ediyor.
Peki ben niye bu kadar övdüm şimdi bu parçayı? Sonuçta zevk meselesi kesinlikle. Ama ben az önce, birden içimden uyanan bir ışıkla farkettim ki Bolero hayatı anlatıyor. O sürekli tekrarlanan melodi işte hayatın özü. 10. dakikadan sonra da uyanış, farkına varış başlıyor. Hem sadece hayatı da değil, Aşk'ı anlatıyor. Ben zaten Aşk'ı hayatın salt bir parçası gibi düşünemiyorum, bizzat hayatın kendisi ile örtüşüyor Aşk.
Doğduğumuz andan itibaren, her bir köşeden sesler fışkırıp usulca karışıyor hayatımıza. Biz onları yoğuruyoruz ve kendi hamurumuzu yapıyoruz farketmeden. Sonra ilerledikçe yolumuzda, sesler belirginleşiyor. Eğer korkuyorsak, korkmaya, sinmeye alışmıssak, soruları sormayı unutmuşsak, bu sesler, bu gittikçe belirginleşen sesler çekilmez bir gürültü halini alıyor. Eğer merak ediyorsak hala, hala cevapsızsak, bu melodinin içine gizlenmiş cenneti farkediyoruz. Ve istesek de istemesek de bu müziğin içerisinde ilerliyoruz. Ya gürültülü bir cehennem oluyor sonu ya da farkındalığın aydınlattığı bir cennet bahçesi.
Cennetimizi de cehennemimizi de içimizde büyütüyoruz. Hamurumuzu düşüncelerimizde, zihnimizde pişiriyoruz.
Peki ya Aşk'ı televizyonlardan mı tanıyoruz yoksa içimizden mi? İçimizdeki kıvılcımlar Aşk. Ama sadece bir insanın bir insana duyduğu değil. Aşk, varlığın ötesine geçebilecek tek yüce duygu. Tek kalıcı duygudur bence. İnsan gözlerini açtığından son kez kapadığı ana kadar onu hayatta tutar. Varolan tüm çiçeklerden, varolan tüm baharatlardan sarhoş edici bir parfüm gibi biraz biraz barındırır içinde. İçimizde ilkin bir ateş böceği gibi farkettiğimiz, giderek bir yangın gibi bizi saran, renklenen, çoğalan ve huzura varan Aşk. Paylaşıldıkça sesleri çoğalan, gürleşen Aşk.
Bolero sadece bir beste. Ama her sanat eseri gibi hayatı ve Aşk'ı, dolayısıyla da cenneti ve cehennemi, huzuru ve hüznü içinde taşıyor.
NOT:
Sizlerle çok beğendiğim bir konser kaydını daha öncede paylaşmıştım. Bu linkten ulaşabilirsiniz:
Ve harika bir modern/tango yorumu :
Son olarak, Bolero gibi sade ama çarpıcı bir parçaya gidebilecek en sade ve en etkileyici dans:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)