Sayfalar

Cuma, Haziran 26, 2009

MJ Anısına...

Normalde her sabah kahvaltımı yaparken, ya da en azından ofise gelir gelmez, internetten gazetelere göz atarım.

Bugün yapmadim, vaktim olmadı. Arkadaştan M.Jackson'ı kaybettiğimizi duydum. Bilemiyorum gazeteyi okumamış olmam iyi mi oldu kötü mü oldu. Sanki haberini daha önce alsaydım diye düşündüm yine de. Nedensiz. Sanki daha önce ögrensem değiştirebilirmişim gibi gerçeği.

Çok üzgünüm. Tarif edemem.

MJ benim çocukluğumdu, gençliğimdi. Hala kafam bozulduğunda, kendimi uzaylı gibi hissettiğimde açarım Ghosts'un video klibini. Hiç sıkılmadan izlerim. (En altta ekliyorum, 40 dakikanız olduğunda arkanıza yaslanın, izleyin, izletin!) Her zaman konser kayıtlarını izlemek inanılmaz büyük bir zevktir. Hatta MJ rituellerim vardır, bazı geceler onun gecesidir. Çok ciddiyim, söndürürüm ışıkları. Mumlarımı yakarım ve tüm videolarını baştan sona izlerim arşivden.

Bazı sanatçılar vardır ya, ölemezler, ölümü yakıştırmazsınız. Her ne kadar sağlığının çok bozulduğu, maddi ve manevi sorunlardan dolayı çok yıprandığı, çok yıpratıldığı herkesce bilinse de MJ da ölüme yakışmıyordu.

İnanamadım. Evet, bir yıldız kaydı en klişe deyimiyle.

O yıldız şimdi Sinatra'nın, Elvis'in yanında. Asla yeri dolmayacak, asla ikincisi gelmeyecek insanlar bunlar. Tüm dünyaya mal olabilmiş, müziğin evrenselliğinin kanıtı, müzik ikonları bunlar.

Ve ben, bu efsaneye tanık olan nesilde olmaktan çok mutluyum. Bu efsaneyle büyüdügüm için çok şanslıyım.

Beni daha da üzen gazetelerde hala ölümünden çok magazin haberlerinin dolaşıyor olması.

Kime ne müslüman olduysa!

Onun hakkında atılan iddialara inanmadım hiçbir zaman. İnanamadım. Hep etrafındaki insanlardan dedim, onu görünce gözünde dolarlar parlayan insanlardan. Her iddiadan aklandığında da şaşırmadım bu yüzden. Ama insanlar skandalı severler, insanlar çamur atmayı severler. İnsanlar hiçbir şeyin saf kalmasına izin vermezler.

Beni hiç rahatsız etmedi ten rengini değiştirmesi, ameliyatları. Kendi seçimi kendi hayatıydı. Beni müziği ilgilendirdi, beni yarattıkları ilgilendirdi. Sessizliğini, üzerine gelindikçe yine de sessizliğini korumasını, inzivaya çekilmesini saygıyla karşıladım hep.

Çok yıpratıldı, çok erkendi onu yitirmek için. Daha vereceği konserler vardı, dansedecekti, büyüleyecekti yine ve yine. Ama belki şimdi huzurludur, en sonunda.

Bugünüm ve her sene 26 Haziran'da, sadece ve sadece o var sadece o dinlenecek evimde. 1 Şubat'ın Barış'a adandığı gibi. Çocukluğuma sahip çıkmak, o yılları yad etmek, o tadı o kokuyu yeniden hissetmek için.


Aşağıda anısına birkaç video ve resim bulabilirsiniz.




























Cuma, Mart 13, 2009

Teori Nedir, Ne Değildir?

Gündemde TÜBİTAK sansürü ve Evrim Teorisi olunca, "Bu bir teori sadece" yaklaşımıyla evrimin geçersizliğini ilan etmeye çalışanları gene her gün duyar olduk.

İşin en kötü yanı da, bu insanların açıkça teorinin ne olduğunu bilmemeleri. Bu insanların hayatları boyunca bilimsel hiçbir şeyi açıp okumamış oldukları aşikardır ve elbette okumayı sevmeyen bir insanın kulağına ne fısıldarsanız ona inanır.

Bilimsel olsun olmasın bir konu üzerinde tartışma yetisini ve üstüne üstlük tartışılan konuyu çürütme yetisini kendinde gören insan, en başta o konuya hakim olmalıdır. Oysa söz konusu olan şey bilimse, herkes atıp tutar. Herkes bir anda bilim insanı kesilebilir. Gazetelerde bir iki haber okumuş olmak yeterlidir bunun için. (Bunun en büyük nedeni de bilimin halka yeterince inememesidir ki bu apayrı bir tartışma konusudur.)

Gene aynı noktaya geliyoruz. Bilim eğitiminin ortaokul lise çağlarından itibaren üstünkörü gittiği bir ülkedeyiz.

Burada önemli olan şey şu: Hakkında bu kadar çok atıp tuttuğumuz TEORİ aslında ne demek? Kaçımız bunu biliyor?

İlk düşünülen cevap büyük olasılıkla "bir olguyu açıklamak için öne sürülmüş ancak hakkında yeterince kanıt bulunamamış, kanun olamamış fikirler bütünü". Eğer bunun Teori olduğunu düşünüyorsanız, size tavsiyem bilimsel bir teori hakkındaki tartışmalara katılmadan önce bir kez daha düşünün: Çünkü tanımladığınız şey HİPOTEZe daha yakındır.

Peki Teori'nin tam tanımı nedir? "Zaman içinde defalarca test edilmiş, fakat hiç yanlış çıktığı görülmemiş, öngörülerinde doğru çıkmış hipoteze teori (kuram) denir." Örnekler Newton'un "yerçekimi teorisi", elektroniğin temelindeki "elektromanyetik teorisi" ...

Kanun nedir? Kanun "bir olgunun genelgeçer anlamda tanımlanmasıdır". Ancak bu kanunun değişmez olduğu anlamına gelmez. Kanun çok basit şekilde açıklanmış, ve kapsamı bir teorinin kapsamından çok daha kısıtlı olan bir prensiptir. Temelde kanun detaylı açıklamalara girişmez, varolan bir olguyu "tanımlar" denmesinin nedeni de budur. Teoriler varolan bu kanunların etrafında şekillenebilir, kanunların sunduğu tanımlardan yararlanarak onları geliştirir ve daha geniş ve ayrıntılı açıklamalar sunar. Teori bu yüzden kanunlara göre daha komplekstir, incelediği alan daha geniştir ve "açıklayandır" diyebiliriz. İlk aklıma gelen örnek mesela ideal gaz kanunu. PV =nRT formülü ÖSSden pek çoğunuza tanıdık gelecektir. Bu formül doğada varolan bir olguyu bize tanımlamaktadır ve bu formül örneğin kinetik teorisi ile açıklanabilir, kanıtlanabilir.

Kısaca kanunlar, tanımlayan prensiplerdir ve teoriler de olgulara getirilen detaylı, geniş kapsamlı ve doğruluğu kanıtlanmış açıklamalardır diyebiliriz.

Yani bir teori kanıtlandıktan sonra kanun haline geçmez!!!Teori zaten kanıtlanmıştır. Teorinin kanuna dönüşmesi de bize ortaokul ve lisede öğretilen kocaman yalanlardan biridir. Teori ve kanun, bir olguyu bilimsel metotlarla açıklama girişimlerinde başarılı olan girişimlerin vardığı son noktadır. Kanunun kemikleşmiş bir teori olduğunu iddia etmek zaten bilimsel metotun kendisine ters düşmektedir: Eğer bir olguyu açıklayan bir böylesine kemikleşmiş bir "kanun" bulmuşsanız, o konuda açıklamaya değer bir şey kalmamış demektir. Oysa ki bu bilimin evrimi ve devinimi düşünüldüğünde olasılık dışıdır. Örneğin: Newton "Kanun"ları Einstein'in Görelilik "Teori"si sayesinde eskiden açıkladığı düşünülen pek çok konuda geçersiz kalmıştır. Ama bunun nedeni Kanunun yıkılması değildir,Newton'un sunduğu tanımların, prensiplerin kullanılmasıyla inşa edilen Genel Gravitasyon Teorisi eski kanunların geçerlilik alanını değiştirmiştir.

Burada internette dolaşırken bulduğum bir çalışmadan örnek vermek istiyorum:

Çalışma için : http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/166/orta3-yalcin.htm

Dolayısıyla, Evrim teorisine geri dönersek : Evrim Bir Teoridir ve bu yüzden kanıtlanmıştır, geçerliliği sürekli kanıtlarla desteklenmiştir ve desteklenmeye de devam etmektedir. Evrimin geniş kapsamı ve barındırdığı çeşitlilk, ve aslında ana düşüncenin de bu çeşitliliğe dayanması sebebiyle kanunlar, tanımlar beklemek henüz çok mantıklı değildir. Ancak evrim teorisi genetikten fiziğe ve kimyaya pek çok bilim dalının kanunlarından beslenmektedir. Evrimin kendi kanunlarını oluşturması için vakit gerekmektedir çünkü daha önce de dediğimiz gibi evrim teorisinin çalışma alanı bir kanuna kıyasla çok daha geniş ve komplekstir. Diğer bilim dallarına kıyasla çok gençtir. Ama bütün bunlar geçerliliğinden hiçbir şey kaybettirmektedir.

Evrim Teorisi hakkında GERÇEKTEN yeterli kadar bilgisi olan herkes, evrimin "genel" bir formül ile açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu da bilir. En başta, evrim teorisi pek çok kola ayrılmıştır, bu kolların pek çok dalları vardır ve bu dalların bir kısmında (örn. nonlineer dinamikleri kullanarak) belli tanımlar ve formülasyonlar yapmak mümkün olsa bile bütünüyle bir YASA, genelgeçer bir tanım getirmek İMKANSIZDIR. Ama bu imkansızlık Evrim Teorisi'nin kanıtlanamamasından dolayı değildir. Adı üstünde Evrim çoktan bir TEORİ olmuştur, çünkü şu ana sürekli olarak destekleyecek kanıtlar bulunmuştur ve evrim son derece sağlam bir teoridir. Bunu arkadaş arasındaki tartışmalarda "Teori bunlar, yok öyle birşey" şeklinde çürütmeye çalışmak da sözlerin sahibi kişinin kendisini komik ve acınası bir duruma düşürmesinden başka bir işe yaramaz.

Evrim teorisine şu anki karşı çıkısların nedeni ile yüzyıllar önce dünyanın dikdörtgen bir tepsi sanılması ve bu yüzden de dünyanın yuvarlak olduğuna karşı çıkılması arasında da hiçbir fark göremiyorum. Hatta ikisinin de temelinde yine aynı kemikleşmiş inançları ve bu inançların değişmesinden korkan, değişmemesinden de çıkarı olan insanları görüyorum. Bilimsel bir olgu olan evrim ne dini inançlarla çürütülebilir ne de çeşitli -izmlerle örtüştürülebilir. Bilim ve din, bilimsel düşünce ve inanç birbirinden bağımsız varolur ve birbiriyle çatışmak zorunda "değildir".

Sonuç olarak, eğer bu yazıyı okuyan ve evrim teorisinin teori olmasından ötürü saçmalıktan ibaret olduğunu iddia edenler varsa bir kaç uyarım olabilir :

Teori nedir tam olarak öğrenmeden, bilimsel düşünce şeklini tam olarak hazmetmeden bu tip tartışmalara girerek elde edeceğiniz tek şey düşüncelerinize saygı duyulmaması ve tartıştığınız konuda bir bilginiz olmadığı açığa çıkacağı için de "bilgisizliğini laf salatasıyla örten insan" damgası yemeniz olur.

Ayrıca Evrim Teorisi Darwin'den ibaret değildir. Darwin'in teorinin gelişimine çok büyük katkısı olmuştur, ama kendisi ne evrim teorisini araştırmış tek bilim adamı ne de teorinin babasıdır.

Okuyun. Öğrenin. Elbette kulaktan dolma bilgilerle oraya buraya saldırmak daha kolay ve günlük hayatta isterseniz de buna devam edin. Ama saldırmaya çalıştığınız şey bilim ise, bilimsel düşünce ile inancın arasındaki en büyük farkın sorgulamak ve kanıtlamaya çalışmak olduğunu, bunun içinde en azından öğrenmek için bir çaba içinde olmanız gerektiğini unutmayın. Aksi takdirde sözleriniz hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

(aşağıda tüm anlattıklarımı ufak bir şemayla özetlemeye çalıştım. Umarım olmuştur.)

Çarşamba, Şubat 25, 2009

Sözde Özne'nin Normal Hali

III.

Normal nedir derim hep. Üstelik tek ben de demem. Bir-ben-var-benden-daha-ben-bazen, o da çok der bunu.

Neye normal denir? Bize niye anormal denir? Bize anormal mi denir? O zaman a-normal nedir? Başa dön: normal nedir?

Sabah ve akşam bir uydu gibi döndüğüm bir yörünge var. Yörüngenin sabah kısmının (M noktasından B noktasına en kısa gidiş) sonlarına doğru yol üstündeki ikinci kavşak gelir karşıma. Ayılmadan çıktığım günlerden biri ve cebimde bozukluk varsa, sol elimde az şekerli koyu kahve vardır. Kulağımda mp3-çalarım, o noktaya geldiğimde ya "People are strange" diyordur ya da "Where is my mind?". Mp3-çalarım bozuk, koyduğum şarkı sırasını da ben yapmadım ama hep aynı sıra çalıyor. O yüzden de yolda ne kadar oyalandığıma bağlı olarak o kavşağa geldiğimde bu ikisinden biri çalıyor. Bir de saat 10 olmadan vardıysam kavşağa ve hava hafif bulutluysa (havanın bu mevsimde, o saatte, bu şehirde berrak olma ihtimali gökten saksı yağma ihtimali kadar dersiniz. Denir evet, genellikle. Normalde demeyeceğim. Genellikle de değil aslında. Çünkü ben kaç kere denk geldim.) , hava hafif bulutluysa diyorduk, güneş çok ilginç bir renge bürünüyor ve benim karşıya geçmek için beklediğim yere gözleri kör edici bir şekilde sırıtıveriyor. Gözüme giren bu güzel, sıcacık güneş, kulağımdaki melodi, elimdeki kahve derken bendenizde gevşek bir gülümseme beliriyor. Bunu takiben de karşı kaldırımda birileri varsa, yüzlerinin bir anda bana kitlendiğini farkediyorum. Gülümseme yayılıyor.

Niye bu kadar tarif ettim? Normalin tanımını yaptığımı düşündüğüm anı hayal edebilin diye.

Yukarıdaki gibi bir gün, kahve, müzik, ışıklar ve güneş... İşte orada! Cevap. Normali buldum.

Buldum da...

Devam etmeden ne bulduğumu söyleyeyim.Hatta ondan önce de belirteyim : Ben matematikçi değilim! Yaptığım önermelerde ve QED kısayollarında sorun olabilir. Onarması için bir karabatak bulunur diye umuyorum.

Kendi çapımda uygulayabileceğim bir tanım bu: Normal bir durumun en çok tekrarlanan haline denir. Yani "basit" istatiksel olan normali hayata oturtuverdim (Lütfen bana Poisson Gauss demeyin şu noktada, yazının sonunda diyebilirsiniz.) .Zaten tanım buydu diyecekseniz. Hayal kırıklığına uğradınız belki. Belki diyorsunuz bu kadar tantana bunu için miydi? O zaman durun bir daha düşünün nelere normal dediğinizi. Normalin tanımı sosyal konulara gelince kağıt üstünde durduğu gibi durmuyor. Normalimiz -kişisel özellikleri geçtim- yetiştiğimiz ülkeye, yetişme şartlarımıza, eğitim durumumuza ve güncel konulara göre değişiklik gösteriyor. Bir standardımız yok normal için. Hatta bana öyle geliyor ki neyi görmek, duymak, yaşamak istiyorsak ona normal diyoruz. Olur mu? Olmaz, benim için en azından. Elbette normalin tanımından sonra normalin dışı, içi gibi konular da gündeme gelir. Sonra bizim ikili-düşünce-sistemine şartlanmış aklımız alışkanlıkla yapıştırıverir: normal = iyi, anormal = kötü. Orada durunuz, bunlar yalan, bildiklerinizi unutunuz, reset atınız. Ve ben burada kendimce normali tanımladıktan sonra da lütfen iyi-kötü gibi sınıflandırmalara girmeyiniz, gerek yok.

Geri gidelim tanıma: Güzel, dimi? Güzel geliyor kulağa. Niye? Çünkü basit, bilinen ek araçları var ileri analizler için ve içinde esnek bir kesinlik barındırıyor (Bu deyişi çok seviyorum!).

Normal bir durum için... Ama mesela biraz genişletirsek, olay uzayı olarak belli bir insan topluluğunu, durum olarak bir insan tipini seçersek, normal bir insan, baz alınan toplulukta en çok görünen insan tipine denir. (Burada tanımda hafif bir hava kaçırma oluyor, insan tipi kavramını statik değil!) Bunun gibi gidebilir sanki...

Hah, tam bu noktada, "sanki" der demez suratımdaki gülücük kayboluyor. Göttingen'deyim. Burası itinayla seçilen bir olay uzayı. Rasgelelik neredeyse yok gibi görünüyor ama seçinilen numuneler öyle bir numune ki, o kadar kararsızlar ki, o kadar her an herşey olabilir ki...

En çok tekrarlanan örnek için normal dedik ve uzayımız ne kadar rasgele seçilmişse o kadar güzel diyebilirsiniz ama rasgeleliliği arttırdıkça standard sapmalar felan da artıyor. Üstelik görünürde o kadar da rasgele olmayan ama derinlere indikçe rasgelenin en rast gelmişinden bir uzaydan bahsediyoruz.

Hadi bakalım, tanımımız patladı. Sırf insan tipi değil. Hani insanları tanımlamayı çoktan geçtim. Ama burada o kadar çok şey yaşadım ki : "Hadi be, olma ihtimali çok düşük" dediğim. İlk senenin sonunda iki cümleden ve bir kavramdan çoktan vazgeçmiştim bile: "Bunun olma olasılığı çok düşük.", "Bu da deli!" ve kavram olarak da ... ta-ta-ta-taaaaaam : NORMAL! Peki vazgeçtin de niye tekrar aranıyorsun derseniz: yakın zamanda lazım oldu.

Yani durumumuz: "Hadi buyur burdan yak" ve sözde bir özne olmayı seven sessiz bir kişilik olarak da sanal bir tartışma başlatıyorum, buyrun bana normali tanımlayın, ikna edin beni.

Önceden uyarayım, burada ayrıntıya girmedim ama evet, olasılık dağılımları üzerinde de az buçuk kafa patlattım :) Ayrıntıya girmiyorum ve kendimi tartışmalara saklıyorum. Tartışa tartışa açılalım efendim.

Sözde Özne

I.
Söz örterse Sus'u,
Sus Göz'de.
Sus örterse Söz'ü,
Söz Göz'de.
Sen örtersen Göz'ü,
Ben sözde.

II.
Eliniz incinir. Sararsınız. Bazen o sargı çok sıkı gelir. Ama farketmezsiniz. Hani rahatsız etmeyen bir sıkılıktır o. Her yere hala kan gitmektedir. Ama deri pek nefes alamaz sanki. Öyle düşünürsünüz. Ama o hafif uyuşukluk hissi de hoşunuza gider.
Elinizi tekrar kullanabileceğinizi farkettiğinizde, açarsınız sargıyı. Uzun zamandır hareket etmemiş olmanın verdiği bir şaşkınlık vardır elinizde. Daha doğrusu sizde, çünkü eliniz söz dinlemez. Açmaya çalışırken bir bebek gibi izlersiniz elinizi, nasıl hareket ediyor diye. O sırada farkedersiniz, sargılı eliniz sargısız elinizden daha pürüzsüzdür. Hafif bir izi vardır sargının belki, o kadar.
Pamuk gibidir eliniz.
Yeni gibidir.
Bazen sırf bu yüzden ellerimi, kollarımı sarasım gelir. Kendimi sarasım gelir.
Nereye kadar sararsam açılmam bir daha onu bilemem. Ondan korkarım. Çok sarmam. Biraz sararım. Yenilendiğim kadar.
Hem incinen yerler varsa da iyileşmiştir. Ne güzel.
Sargı çok kalırsa hatta belki, deri öyle incelir ki, sonunda içindeki boşluğu, bulutları gösterebilirim herkese.
Herkes sarmalı kendini, sımsıkı, hava boşluğu kalmamacasına. Sonra da açmalı. Sonra tekrar sarmalı, sonra tekrar açmalı.
Kötü değil, kötü değil. Kendini sevmece.

kaynak : do{ Sus += Sus ; Söz -=Söz ;}while(göz>0);

Salı, Şubat 17, 2009

Oturmaya mı geldik?

Hadi kalk.

Gidiyoruz.

Yorgunsun, biliyorum, ama yetmedi mi boş yere oturup da saniyeleri susturduğumuz?
Zaten göz açıp kapaman yeter, yol yoksa yolculuk da yok.

Uzak ve dokunulmaz. Sınırsız ve bizim. Şekilsiz ve dokundukça renkleniyor dip köşe.
Gel, boşver şimdi. Neymiş bütün o sorular, bırak gitsin. Zincirlerimizden kurtulmuştuk güya, nasıl da demirlemişiz olasılıksızlıklara. Özgürlük bağımlısı olmuşuz kendi aklımızda.
Akıp gitsin zaman dediğin kuruntu.

Sessizlik. Tek cevap bu.
Yollara düşmenin ne alemi var. Varabileceğin son noktadayız işte.
Onlara uzak, bunlara sessiz, şunlara gülücük.
At kahkahalarını artık saklama. Bak kimse yok yorumlara tanımlara sokacak seni. Bırak gitsin içindeki nedensiz neşeyi.
Sanki ne olacak daha? Giden gitmiş, kıran kırmış, geçen geçmiş. Oturup da daha neyin hesabını yapacağız.

Sal kopyalarını yelkovanla akrebin üzerine. Uğraşsın o, kimsenin ruhu duymaz.

Zaten ben senim, sen bensin, sadece minicik bir incir çekirdeğiyiz üstelik.
Hadi artık ne bekleyeceğiz uygun koşulları, filiz vermeyi, ağaç olmayı, meyve vermeyi. Hadi hadi, döngüler bitmiş.

Hayat bizden başlamış.

Hayat bizden gitmemiş.

Üstelik kaçırmamışız da filmi bak.
Daha sadece reklamlardaymış.

Pazar, Ocak 25, 2009

Bir Masa Saatinin Varoluşunu Sorgulaması

Saatin kolları dolandı birbirine.
Vazgeçtiler ilerlemekten.
Hem ilerleselerdi de
Kendilerini kandıracaklardı.
Akıllıca bir seçimdi dolanmak
İnsanca bir bakış açısıyla.
Ama dolanmayı seçmemişlerdi aslında.
Çaresizdiler.
Zira çok bir sarhoştu
Saatin minik pili.
Şaşırdı eksiyi artıyı.
Saat de şaşırdı önceyi sonrayı.
Şimdi bu dolanmış haliyle
Eminim farketmiştir
Varoluşundaki anlamsızlığı.
Çok da güzel küfretmiştir
Kendisini oraya yerleştirip de
Olmayanı göstermesini bekleyen
Bendenize.
Aramızda kalsın bu:
Aslında zavallı saatçik
Sadece bir avuntuydu,
Yalanları yuttuğuma
Kendimi inandırmak için.

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Çemberin Üstünde Olmak Gerek Bize

Gözlerim bomboş, kilitli ekrana. Ne okusam, ne izlesem tatmin etmiyor. Sırf uyumamak için nafile kaçışlarda usta oldum. Biliyorum.

Kendimi sansürlüyorum,susturuyorum içimdeki sesi. Ses çıkmıyor ki zaten, sadece tuzlu bir iki damla su yüzümde. Kelimelerin akışkanlığını yaşıyorum.

Ve bu çemberde bir nokta sadece, ne ilk ne son.

Ne yana baksam acı, ölüm ve ızdırap ama yine de umut var, ışık var. Ama ışık olsun diye kendimi mi yakıyorum?

Hadi bakalım , ne işe yaradı senin bol kıvrımlı beynin şimdi? Bir bakteri bile senden kat kat daha memnun hayatından. Niye? Evet, basit de ondan.

Karamsar değilim, lanetler de yağdırmıyorum yalnızlığıma.

Belki de sadece "çok hızlı yürüdüm ve ruhum geride kaldı."

Çalışmak diyorum, çaren bak şu kağıtların üstündeki minicik minicik işaret gruplarında saklı. İster inan ister inanma.

Hadi bir gayret, hadi bir adım.

Oysa ben biliyorum ki artık, bunu istemiyorum. Oysa ben biliyorum ki hiç bir halt bilmiyorum ve bilemeyeceğim. Tüm bunlar sadece oyun. Ben biliyorum ki içimdeki salt istek, salt huzur beni yakalamayacak bir kağıt üstünde. Ya da bir deney tüpünde, ya da bilgisayarın sanal deneylerinde. Ben biliyorum ki ben bilmiyorum. Ve evet çağlar sonra daire gene aynı noktaya varıyor. En azından bunu kanıtlıyorum kendime.

Ama bir çember çizmişler benim dışıma. Onun dışına başka bir çember, onun dışına başka bir çember belki de. Ben geçmek istiyorum. İçeride ya da dışarıda değil, tam üstüne tırmanıp noktalarla gezmek istiyorum. Ama yok, bu çemberler benim bildiğim çemberler değil.

Yok, karamsar değilim. İnatçıyım. Ben içeride ya da dışarıda değilim. Ben bir kategori, bir sayı değilim. Ben herhangi bir kağıt parçasında bir kelime değilim. Benim hayatım, benim çemberim sınırlı değil. Ben hayal gücüyüm, fikrim, hissim. Ben aslında yokum ama hiç olmadığım kadar varım. Ben salt bir beden değil, onun en küçük parçasıyım. Ben göründüğüm değil, olduğumum. Konuştuğum değil, sustuğumum.

Gel de anlat, hadi.

Ne olur anlat.

Sen anlatamazsın, ben de anlatamam.

Ve "çözüm" der, uzun kemikli parmaklar kağıt yığınını işaret edip, "çözüm okumakta.Daha fazla ve daha fazla. Kendini kaybedene kadar okumakta."

Ben de anlatan biri çıkana kadar okurum.

Ama işte... işte özlem budur.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails